Geçmiş zaman geçmişte kalmış

Eskiden bu kadar sinirli değildik.Herkesin bir fikri vardı ve bu fikre saygı duyan insanlardan oluşan  “herkes” .

“Ne zaman ,nasıl ve neden bu kadar toleranssız olduk?” diye sormak ve bu tartışmaları merakla izlemekse bir kaç yıl öncesinde kaldı .

Artık mizacımız bu.Sen kızgınsın, ben kızgınım ,o ise bambaşka bir alemde.

Eğer çıkıp bir fikriniz olduğunu belli ediyorsanız ya da fikrinizden şöyle üstünkörüde olsa bahsediyorsanız ,gelecekte başınıza ne işler açılacağı az çok belli artık.

Bilmeyenler için kısaca bahsetmek gerekirse ;yazdığınız bir kitap bin türlü oyunla alehinizde kullanılan bir delil haline getirilip,çok gizli başka sebeplerle hakkınızda soruşturma başlatılıp ,tutuklanabilirsiniz.

Bknz:Ahmet Şık,Nedim Şener ve daha nicesi.

Veya nişanlanacağınız gün her zamanki gibi kendi mahallenizde evinize doğru ilerlerken size çok da yabancı olmayan bir polis memuru tarafından kimlik sorgusuna çekilip,hakkınızda dava açılmış olduğunu öğrenebilirsiniz.İşin fenası master nedeniyle o dönemde memlekette olmadığınız için kanun kaçağı sayılıp, duruşmalar boyunca tutuklu yargılanmanıza da karar verilebilir.

Peki sebep nedir?

Yani neden hakkınızda dava açılmıştır ve siz yakın zamanda bir çok devlet kurumuna (master,tecil vs sebeplerle)başvurduğunuz halde “kanun kaçağı” gibi muamele görüp tutuklanmışsınızdır?Yani neden durduk yere masterınız,düğününüz,hayalleriniz bir sene ertelenmiştir ve ertelenmeye devam edecektir?

Bknz:Hüseyin Özdemir, delilsiz, bir senedir tutuklu olarak yargılanıyor.

Bir fikri muhakkak vardır ama bu fikri ,devletçe “kendini bilmez” yerine konan diğerleri gibi alenen haykırmadığı aşikar.Yine de “suçlu” olmanız için bir fikir sahibi olmanızın yeterli olduğu artık su götürmez bir gerçek.

Merak ediyorum;ucundan kıyısındanda olsa çok az tesadüf edebildiğim o zamanlar neden geçti?

Tabi zaman su gibi akıp gider ve aynı derede muhakkak iki kere yıkanılmaz ama neden o su size doğru yaklaşmaya başladığında berrakken şimdi tam önünüzde bulanıklaşmıştır?

Sormadan ,düşünmeden edemiyorum…Kim ne zaman çıkıp “yeter” diyecek?Bu karamsar halimiz hiç geçecek mi?Tam bir araya gelip cılız seslerimizi canlandıracakken yine yolun yarısında vazgeçenler olacak mı?

Ya da en azından sabah haberleri şöyle bir karıştırıp yaşadıkları memleket hakkında biraz fikir sahibi olmayı deneyecekler mi?Suçlu olma korkusu duymadan…

Didem Çelik 12.03.2011/ Kıbrıs

Kaygı-O. Kadın Olmak

Patlamış dudağının kenarındaki kuruyup kararmış kan pıhtısını, ıslattığı peçetenin ucuyla silmeye çalışırken ,aklında hep aynı soru dolaşıyordu:
“Nasıl oldu da bana vurmasına izin verdim?”

Fakültedeyken ders çıkışlarında arkadaşlarıyla buluşup, saatler boyunca siyaset,felsefe ve sanat konuştukları ;her günün sonuna doğru yeni devrim statejileri planladıkları ,kıyı kenarına kurulmuş, tıpkı işleten Rahmi Bey gibi oturaklı ve sabık olan kahvehanelerden birinde tanışmıştı Selim’le.
Tanıştıkları andan itibaren pek ilgisini çekmeyen Selim’le, onun tam zıddı sessiz ve içine kapanık hali nedeniyle, selamlaşmak ve ara sıra hal hatır sorup, hocaların ve fakültenin gidişatı hakkında üstün körü laflamak dışında ciddi bir konuşma geçmemişti aralarında.
Zaten bu tür kalabalık arkadaş toplantılarında herkesle tek tek konuşmak ,hele de bir konuyu enine boyuna tartışmak pek mümkün olmazdı.Çünkü ne zaman bir kaç kişi bir konu hakkında tartışmaya başlasa, dışardan birileri muhakkak müdahale eder ,ya konu başka taraflarıyla ele alınıp amacından şaşar ya da konunun asıl sahiplerinden biri sıkılıp başka bir grubun konuşmasına dahil olurdu.
Selim’le ilk kez yapacakları uzun ve aralıksız konuşma ise bambaşka bir güne denk düşmüştü.
Şimdi düşününce eğer o sabah annesinin tüm tembihlerine ve masanın altından ayağıyla attığı küçük tekmelere rağmen, babasının aşırı tutucu sözlerine dayanıp bağırmasaydı,öfkeyle evden çıkmasaydı,derse gitmekten vazgeçmeseydi,havanın buz gibi oluşuna aldırmadan kıyıdaki kahvehanelerden birinin bahçesine oturmasaydı, Selim’le hiç konuşmamış olacağı ihtimali gezinip kalbinin en kırık yerine oturdu.
Babasına karşı evinde takındığı sessiz ve ağırbaşlı evlat rolüyle, dışarıda ki toplantılarda kadının doğası gereği erkeğe mecbur olduğu görüşlerini savunan; en sosyalist, en marksist geçinen arkadaşlarıyla, aile ve evlilik kurumlarını tartışırken takındığı feminist tavır nedeniyle çelişiyor ve bu çelişkinin içinde hapsolduğunu hissediyordu.
İşte tam bu düşüncelere dalmış bir çözüm ararken hissetti Selim’in elini omuzunda.Kafasını kaldırdığında ,O’na gözlüklerinin arkasından bakan bu adamın gözlerindeki sıcaklığı ve gülüşündeki aydınlığı farketmiş,aylardır nasıl olduda bunların dikkatini hiç çekmemiş olduğuna şaşırmıştı.
O gün, akşama değin ,başbaşa sohbet ettiği bu silik adamın fikirleri ,belki içinde kaybolduğunu hissettiği çelişkiler yüzünden; belki de sözleri kalabalıkta kaynayıp gitmediği için ,çok ilgi çekici gelmişti.
Başbaşa geçirdikleri uzun günden sonra değişen ilişkileri ortak arkadaşlarının gözünden kaçmamış ama grubun önde gelenleri haricinde kimseden önemli bir tepki almamıştı.Mücadelesini verdikleri ortak fikrin bileştirdiği bireylerin birbirlerine cins ayrımı güderek bakmaları, diğer tüm topluluklarda olduğu gibi, kendi küçük topluluklarında da hoş karşılanmıyordu.Yine de, belki Selim’in henüz aralarında yeni olması belki de kimsenin önemsememesi nedeniyle, sert ya da yıkıcı tepkiler almamışlardı.Aksine arkadaşlarının ikisinin bir araya gelmeleri zaten beklenen bir şeymiş gibi davranmalarına şaşırıyor ama ikiside şaşkınlıklarını birbirleri haricinde kimseye belli etmiyorlardı.Sorun yaşamıyor olmak bir nevi işlerine geliyor ,onlarda çevrelerine uyum sağlıyorlardı.
Saatlerce oturup siyaset konuşmak aşk mıdır diye sordu kendine.Yepyeni bir soruymuş gibi irkilerek ve hakikaten bir cevap arayarak.Yaşadıklarından sorumlu olduğunu bilecek kadar zeki bir kadındı ama dile kolay 2 ay olmuştu neredeyse ve kendini,yaşadıklarını, sorgulamaktan başka birşeye gücünün olmadığını hissediyordu.
Yüzüne çarptığı buz gibi su, derisinin altına geçip ,kanına karışmıştı sanki.Banyodan çıkıp ışığı kapadı.Karanlıkta 11 yılın vermiş olduğu alışkanlıkla koridorun sonundaki odaya doğru, hiçbir yere çarpmadan ,ilerlemeye başladı.Tokmağı hafifçe çevirip araladı kapıyı.Karanlığın içinde dağılan loş ışığın altında uyuyan siyah saçlı kızın üzerini örtüp, sessiz adımlarla, çıktı odadan.
5 yıl önce kızı doğup odayı onun için hazırladıklarında;sık sık gittiği panellere,konferanslara hazırlanabilmesi ve yürüttüğü araştırmalarına evden de çalışmaya devam edebilmesi için kilerden bozdukları çalışma odasına doğru aynı alışkanlıkla yürümeye başladı.
Bir yıl önce Kadın Hareketi çalışmaları tüm zamanını alıp odadan neredeyse nadiren dışarı çıkmaya başlayınca,ara sıra dinlenmek için, Çukurcuma’daki bir eskiciden edindiği döşemesi incelen koltuğa kıvrıldı.Sol yanağının koltuğun kenarına değip içine derin bir sızı salmasıyla aniden fırladı yattığı yerden.Işığı açtı.Başta gözleri kamaşmışsada bir süre sonra ışığa alışmış ve atrafındaki nesneleri seçebilmeye başlamıştı.Aynada gördüğü sol elmacık kemiğinin üzeri kırmızı noktalarla doluyordu yavaş yavaş.
“Moraracak.”diye geçirdi içinden.İçinden geçtiği anda ise buna ne kadar alışmış olduğunu farketti.Kocaman bir öfke patladı içinde.Gözlerinden sicim gibi boşalan yaşlara aldırmadan hızla çıktı odadan.Koridorun sonundaki odaya doğru yöneldi hızlı ve sert adımlarla.
Daha 2 ay evvel herşeyin normal oluşu ,şimdiyse mücadelesini verdiği davaya ihanet edercesine yaşadığı sözlü ve fiziksel şiddete katlanışı,çocuğunu böyle berbat bir ortamda normal bir ailedeymiş gibi büyütme çabası,işte bunların hepsi belirginleşip büyüdü aklında.
Panellerde, toplantılarda bıkmadan usanmadan anlattıkları,bugüne dek tanıyıp bilinçlendirmeye çalıştığı tüm eğitimsiz kadınlar,kocasının,babasının elinden kurtardığı gencecik kızlar,küçüçük kızların üzerinden bir sürü adam geçtiği halde tecavüzü meşru ve kabul edilir hale getiren devletle girdiği mücadeleler, kadınları doğaları gereği anne ve eş olmaya mecbur bırakan sözde duyarlı aydınlarla yaptığı tartışmalar geçti gözlerinin önünden.
Bunca savunduğu fikirlere rağmen;yaşadığı ülkede tek başına bir kadın olmaktan daha da fenası kapıyı açıp kocasıyla yüzleşmekten ,beter bir dayak daha yemekten korkuyordu.
Sessiz adımlarla kıvrıldığı koltuğa geri döndü.Sırtı ve sol bacağının arka kısmı ,döşemesi incelmiş koltuğun neredeyse çıplak demirlerine değip, ağrıdığı için sağ tarafını dönüp uyumaya çalıştı. Tüm bunların yanında birde aklında dolaşan kaygı vardı.Yarın yaralarını nasıl bir yalanla örtbas edecekti?
Didem Çelik
08.03.2011 /Kıbrıs

Özgürlüklerimiz

Yeni yasa onaylandı bilmem duyanlarınız oldu mu?Belimize silah takıp gezmemiz artık rüştümüze erdiğimiz yaş olan 18 itibariyle mümkünken sanırım sahibi olduğumuz silahı ayık kafayla kullanmamız için içki içme yasağı (pardon reklam yasağı) 15-24 yaş arası genç kabul edilen nesil için yasaklandı. Bunun yanı sıra Adana’da ,Hakkari’de polise taş atan çocukların mahkemeleri devam ediyor ve 4 senedir sonuçlanamayan Hrant davasının zanlısı Ogün Samast kalıbıyla çelişse bile suçu işlediği zaman çocuk sayılabileceği ihtimalinin ağırlık kazanmasıyla çocuk mahkemesinde yargılanmak için hazırlanıyor. KCK davası için uzun uzun iddianame yazıp akıllarınca tutukluk sürelerini uzatan adalet sistemimizin,yakın zamanda Hizbullahçı olan pek çok kişiyi sokaklara salıverilmesi de cabası.”Tam bağımsız ve Demokratik bir Ülke” diyenlere içeride yer açmak için olsa gerek bu yeni yasa. Bu yasalar kabul edildikçe referandum geçiyor aklımdan.Mevcut özgürlüklerimizin sınırlarının azalması muhtemelken aksine iyice belirginleşiyorlar sanki.An itibariyle içki ve sigara içmemiz yasak.Sanırım sevinmeliyiz buna.Artık daha uzun yaşayabilecek ve tershanelerde,madenlerde daha uzun süre iş görebileceğiz.Ne de olsa bedenimiz bu yasaklardan arındığı için daha sağlıklı.Yumurtaları da rektörümüzün misafiri olarak gelen bakanlara atmayıp yiyeceğimize göre zekamız daha çok artacak ama her üniversite mezununun illa iş bulmasının gerekmediği bir ülkede zekaya ne gerek var değil mi?!Küçük bir mesele var yalnız.Bu yumurtaları hangi parayla alacağız?Kira,fatura,çocukların ihtiyaçlari,eğitim,sağlık masrafları,vs karşılanınca geriye kalan para yumurta gibi ufak bir lüksü karşılar mı sizce? KÖŞK’TE DAVET VAR Geçen hafta boyunca öğrenci haberleri vardı televizyon kanallarında.Çoğu yandaş kanal her zamanki gibi eylemlere daha az yer verdi.Yine de her kanalın bu haberlere rağbet etmesi akranlarım için şaşırtıcıydı.Bu ilginin sebebini haftanın temposuzluğuna ve muhtemel haber azlığına bağlamak çok mümkün.Elbetteki sebep yandaş medyanın yandaşlıktan vazgeçmesi olamaz.(Bu kadar çocuk değiliz,15-24 yaş arası genç tanımına uyuyoruz hatta çoğumuz aşıyoruz bile bu sınırı.) Köşk’e yemek yemeye gidenler ve Köşk’teki yemeğe aralarında para birleştirip gidenler(ama içeriye alınmayanlar).Bu iki genç grubu arasındaki farklar iki resim arasındaki 7 farktan daha fazla ve belirgin görebildiğiniz üzere.Televizyonunu açıp bu haberlere rastlayan izleyiciler(çoğu bahsi geçen 15-24 yaş arası gençler değiller;onlar daha ziyade sanal alemde günlük ruh halleri hakkında yayın yapıyorlar.) için çok ilgi çekici bir konu olmasa gerekki haberin gösterim süresi çok uzun değildi. … ODTÜ Ötk başkanı anadilde eğitim meselesininin, öğrencilerin genel sorunlarından biri olmadığını vurgulayıp ,bazı “marjinal” öğrenci gruplarını ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemleri için eleştirdi.İster istemez düşündürüyor, öğrenci sorunlarını tartışmaya gitmiş olan seçilmiş öğrenciden duyduğum sözler beni.Kimliğimi çıkarıp bakıyorum.Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğumu görüyorum.Sonra öğrenci kimliğim dikkatimi çekiyor ve benim de onlardan biri olduğum, öğrenci olduğum düşüyor aklıma.Sonra cüzdanımda duran babamın fotoğrafına bakıyorum.Esmer ve gür saçlı bir adam.Bu adamın nasıl da kürtlere benzediğini o an yine farkediyorum.Aynı kandan oluşumuzun elbette farkındayım ama Kürt bir babanın evladı olarak bu kadar Türk büyütülmüş olmak yine de şaşırtıyor beni. Tek kelime Kürtçe bilmiyorum,asıl memleketim olan Dersim’i çocukluğum dışında gördüğümü hatırlamıyorum.Aklıma annemin köyüne gittiğimde görüğüm yaşlı bir teyzenin yüzündeki dövmeler geliyor yalnızca.Sonra o teyzenin yıllardır Türkiye’ye giremediği için göremediği kızından gelen eskimiş yüzüğünü ikide bir çocuk yaştaki bana ve ikizime gösterişini anımsıyorum.Mavi bir taşı olan yüzük en başında çok ilgimizi çekerken yalnızlıktan biraz aklını yitirmiş olan teyzenin sürekli yüzüğünü bize göstermesi bir süre sonra sıkıyor canımızı.Zaten anlamadığımız “Gelemez,daha kalması gerek Almanya’da”,”Hayır,orada olduğunu pek bilen yok.” “Kaçak” gibi sözlerin arasından uzaklaşıp tezeklerin kurulamaları için konulduğu geniş bahçeye çıkıyoruz.Bir kütük parçasının üzerine çıkıp sırayla şarkıcılık oynuyoruz kardeşimle.Birden etraftaki köy çocuklarının bizi izlediklerini farkedip utançla eve kaçıyoruz(Şehirli olmaktan ilk kez utandığım zaman o olsa gerek.).Aramızdaki farkları anlayamayacak ama azıcıkta olsa içimizde eziklik hissedecek yaştayız kardeşimle. Eve dönünce babama soruyorum neden bizim de Kürtçe bilmediğimizi.Babam ilerde kursa yollarım sizi diyor.Şu güne dönüyorum yavaş yavaş.Hala kursa gidememiş olmak biraz keskin bir sızı olup geçiyor içimden.Seneye diyorum,seneye kendi kendime öğreneceğim. ODTÜ Ötk başkanın iki dil hakkındaki kısa konuşmasını benim de yayın yapıp hayatımı naklettiğim sosyal ağlardan biri olan Facebookta görüp okuyunca bunlar düşüyor aklıma. İçten içe seviniyorum bana unuttuğum bu güzel anıları ve o eziklik hissini anımsattığı için.Sonra biraz hınçla dolup yayın yapıyorum herkesin okuması için,okuyup biraz empati kurabilmeleri için.Ancak dilini bilmeyen,babasıyla annesiyle farklı geleneklerle büyütülmek zorunda kalan,babaannesi ve babası konuşurken onlara uzaktan bakıp anlamaya çalışan,aslen nereli olduğunu çoğu kişiye çocukluktan gelen bir alışkanlıkla söylemeye çekinen,çoğu kimliğinde TC vatandaşı yazan ve bu memlekette yaşadığı ve vatandaşı olduğu halde hiçbir hakkı olmayan ,azınlık bile sayılamayacak kadar asimile edilmeye başlayanlar anlayabilir. BÜYÜK OSMANLI Ben bunları düşünürken bir dizi başlıyor.Osmanlı’nın muhteşen sultanlarından birinin haremindeki kadınlarının entrikalarıyla alakalı.Daha bir kaç saat geçmeden sosyal medya ağları,bloglar vs öfke kusmaya başlıyorlar.Böyle değerli bir miras ayaklar altına alınıyormuş,çocuklar için faydalı değilmiş vs. Aylar evvel bir kadının hem amcayı hem yeğeni aynı anda idare edişini ve finaldeki intihar sahnesini bayıla bayıla izleyip çocukların gelişimi için bu kadar yaygara koparmayan çok duyarlı kimseler,şimdi bu kıymetli hazinenin yerle bir edilmesinden fazlasıyla korkmuş vaziyetteler.Memleketlerinde olan biteni dizilerle takip eden, birlik ve beraberliklerine damarlarındaki” kutsal” kanın son damlasına kadar sahip çıkan ve sayısı günden güne artan güruhun Osmanlı hayranı olması biraz çelişkili benim için.Onların “şanlı ve kutlu mazisi” Osmanlı’nın yitip gitmesiyle başlıyor sanıyordum çünkü. İnsanların ne giyeceğini,hangi dilde konuşacağını,kaç yaşında babalarının kadehinden ilk kez rakı yudumlayacaklarını yasalar belirleyebilir mi?O halde özgür iradeye ve düşünebilme yeteneğine sahip olmamız, bizim yerimize bu kararları verebilecek olan bir hükümete sahip olduğumuz sürece gereksiz. Ne mutlu ki evimizde memlekette olan bitene biraz ilgi duymadan,her akşam aynı koltuğa mayışmış bir halde gündemi dizilerden takip edebilecek vaktimiz kalıyor

Parça parça gökyüzü

Bugün tam 18 gün oldu. Buradaki 18.günüm. Bir ay olacak neredeyse ama alışamadım hala. Herkes alışmanın zor olacağını söylüyor. Çocukluktan alışkınım kalabalıkta uyumaya ama pencereden bakınca gökyüzününün parça parça bölünüşünü garipsemeden edemiyorum. Sağ üst taraftaki minik pencerede üç parçaya ayrılmış, avluya bakan büyük penceredeki kalın demir çubukların sayısıysa daha fazla. Günlük 1 saat açık hava izninde kafanı kaldırıp uzun uzun bakmak yasak olmasa belki, duvarları görmemeye çalışarak sanki o eski büyük göğün altında 18 gün önceki gibi çarşıya, pazara gidiyormuşum gibi düşünüp burada olduğumu unutabilirdim. Ama unutmamızı istemiyorlar belliki.

Bir abla var burada. Adı Zeynep. Bizim kız için de geçirmiştim içimden adını Zeynep koymayı ama olmadı. İyiki de olmamış, kaderi benzemesin kızımın… Zeynep abla uzun uzun anlatıyor. Bizim, yani kadınların yeri sadece ev değilmiş, kocaya hizmet etmek değilmiş. İstersek kendi ayaklarımızın üzerinde durabilirmişiz. Buradan çıkınca bile. Ah ablam; keşke daha önce tanısaydım seni. Şuraya gelmeden önce. Kader…
Çocuklar nasıllar acaba. Sürekli aklımda kendi bebeliğim. Çocukları özledim diyedir. Hakim “Kızım Gül yaz; sanığın 16 sene hapsine…” dediğinden beri anamın alı yeşili taptaze gül desenli şalvarı ayağıma geçirişi aklımdan çıkmıyor. Daha 18 gün önce hatırlamazdım bile ne anamı ne bebeliğimi. Uyan, çocukları giydir, sofra kur, temizlik, yemek, çocukları yıka, uyu. Belki şalvarı giydiğimdendir bu uğursuzluk.

15’ime girene kadar duvar diplerinde yürüttüler, kimseler bakmasın, görmesin diye kara örtülerin altında yaşattılar; ta ki o mendebur herife satana kadar beni. Düğünmüş, beyaz gelinlikmiş hakkın bile değil demişti anam ama Allah’tan kocam olacak o herif görgüsüzün tekiymiş illa kutlamalar yapmak istemiş de yok diyememiş kimseler. Zaten kusurum büyükmüş istememde neymiş. Hele bir isteme gebertirim seni. Giydim de ne oldu bembeyaz geliniği. Başımda iki tane gelin teli. 10 sene geldi gitti üstümde hayvan herif. Doymadı dövdü. Kaçıp gidemezsin de baba evine. Dayak nedir orada tanımıştım ilk. 11 yaşında yoktum o zaman. Önce anam tokadı basmıştı yüzüme. Yanağımda aynı şalvarımdaki güller gibi kızarmıştı. Sonra ağlamaktan gözlerim. Akşama varmamıştı ki evdeki herkesten, benden küçük Hüseyin’den bile dayak yemiştim. Babam önüne koyup getirmiş Hüseyin’i: ”At şu kahpeye bir tokat yoksa gebertirim seni!” demişti. Sırtım buz gibi üşüyordum. Avlunun taşları soğuk olurdu yaz kış. Ama o gün donuyordum. Sırtımdaki giysiler falakadan, dayaktan yırtılıp çırılçıplak kalana kadar dövmüşlerdi. Bir ara jandarma gelmiş beni hemen içeriye sürüklemişlerdi ama jandarmanın da gücü yetmedi beni korumaya. Babam durunca amcam, amcam durunca abilerim bazen de dedem sırayla dövdüler: ”Orospu seni! Elin herifinin koynuna girersin ha! Adımıza laf getirecektin demek gör gününü kahpe!” sesleri tokat seslerine karışıp kulaklarıma dolmuştu. Adamın kucağında görünce anam çığlığı basmış, hemen babamgilleri çağırtmıştı Hüseyin’e. Ondan sonra bir daha erkeklerin olduğu odalara sokmadılardı beni. Şimdi de bu kadar kadının arasındayım çocukluğumdaki gibi… Bir şalvarım eksik ayağımda.

Sakine’yi çok sevdim. Duvarın dibine çöküp ağladığımda, ilk o koşup gelmişti herkesten önce. Avukat kadın kimseye güvenmememi söylemişti ama kolay mı burada olmak gelsin de görsün bakalım. Sıcacık evinde kocasıyla çocuklarıyla akşam yemeği yiyorlardır şimdi. Benim kuzularım ne yediler acaba. Nesrin canım, bacım, kardeşim hemen kolladı çocuklarımı. O’nun da yükü çok ne vakte kadar bakabilir ki. Yuvaya verirler mi ki çocuklarımı. Sorayım avukata. Yanıma alabilsem keşke. Belki ufak olana izin verirler.

Yemek vakitleri merdiven altında duran kazanlardan sırayla alıp yemeklerimizi ortadaki masaya yataklarımızın kenarına pencere diplerine kurulup yiyoruz. Buranın yemeklerine de yemek denmez. Ara sıra kahve yapıp içiyoruz, davası yakın olanlar daha hevesli oluyor fal baktırmak için. Hep aynı cümleler; beyaz bir güvercin kanat çırpıyor uçup gidiyor. Hep bir ağızdan inşallah sesleri yükseliyor. Hepimiz gitmek istiyoruz, en çok da yeni gelenler. Yüzerimizde yılgınlık ve umut aynı anda asılı duruyor. Hepsinin suçu ayrı ayrı ama kaderimiz ortak yazılmış gibi. Babası ölüp üvey babasının tecavüzüne uğrayınca adamı tereddütsüz delik deşik eden Semra; kocasından hergün yediği dayaklara dayanamayınca boşanıp sokakta kalmamak içinde orospuluğa başlayan ve bir gece arabada tam o işi yaparken polislere yakalanan Nermin; anası babası boşanınca devlet yurduna bırakılan ve orada sayısız tecavüze uğradığı halde ona inanmayan yurt müdiresini karnından deşen Zeliha; çalıştığı iş yerinde kadın olduğundan güçsüz, çaresiz görülüp hırsızlık iftirası atılan ve adını aklayamayan Ayşe…Benim yattığım koğuşta böyle 13 mahkum kadın daha.

Biri de benim. Benim adımı duymadınız, yüzümü görmediniz. Ben çocuk yaşta en küçük dayısının tecavüzüne uğradığı halde tüm suç üzerine atılmış, aklı, eli kolu olmayan ilk bebesini bir gece yastıkla boğup öldürdüğünden beri elinden kan kokusu çıkmayan, kocasını yediği dayaklara dayanamayıp masadaki meyve bıçağıyla deşen biri kız biri oğlan iki çocuğu olan 22 yaşında hapishanede 18 gündür yaşayan bir kadınım. Kadın olmak nedir derseniz cevap veremem size. Ben henüz insan olmak nedir onu bile bilmiyorum.

Didem Çelik
03.12.2010