Parça parça gökyüzü

Bugün tam 18 gün oldu. Buradaki 18.günüm. Bir ay olacak neredeyse ama alışamadım hala. Herkes alışmanın zor olacağını söylüyor. Çocukluktan alışkınım kalabalıkta uyumaya ama pencereden bakınca gökyüzününün parça parça bölünüşünü garipsemeden edemiyorum. Sağ üst taraftaki minik pencerede üç parçaya ayrılmış, avluya bakan büyük penceredeki kalın demir çubukların sayısıysa daha fazla. Günlük 1 saat açık hava izninde kafanı kaldırıp uzun uzun bakmak yasak olmasa belki, duvarları görmemeye çalışarak sanki o eski büyük göğün altında 18 gün önceki gibi çarşıya, pazara gidiyormuşum gibi düşünüp burada olduğumu unutabilirdim. Ama unutmamızı istemiyorlar belliki.

Bir abla var burada. Adı Zeynep. Bizim kız için de geçirmiştim içimden adını Zeynep koymayı ama olmadı. İyiki de olmamış, kaderi benzemesin kızımın… Zeynep abla uzun uzun anlatıyor. Bizim, yani kadınların yeri sadece ev değilmiş, kocaya hizmet etmek değilmiş. İstersek kendi ayaklarımızın üzerinde durabilirmişiz. Buradan çıkınca bile. Ah ablam; keşke daha önce tanısaydım seni. Şuraya gelmeden önce. Kader…
Çocuklar nasıllar acaba. Sürekli aklımda kendi bebeliğim. Çocukları özledim diyedir. Hakim “Kızım Gül yaz; sanığın 16 sene hapsine…” dediğinden beri anamın alı yeşili taptaze gül desenli şalvarı ayağıma geçirişi aklımdan çıkmıyor. Daha 18 gün önce hatırlamazdım bile ne anamı ne bebeliğimi. Uyan, çocukları giydir, sofra kur, temizlik, yemek, çocukları yıka, uyu. Belki şalvarı giydiğimdendir bu uğursuzluk.

15’ime girene kadar duvar diplerinde yürüttüler, kimseler bakmasın, görmesin diye kara örtülerin altında yaşattılar; ta ki o mendebur herife satana kadar beni. Düğünmüş, beyaz gelinlikmiş hakkın bile değil demişti anam ama Allah’tan kocam olacak o herif görgüsüzün tekiymiş illa kutlamalar yapmak istemiş de yok diyememiş kimseler. Zaten kusurum büyükmüş istememde neymiş. Hele bir isteme gebertirim seni. Giydim de ne oldu bembeyaz geliniği. Başımda iki tane gelin teli. 10 sene geldi gitti üstümde hayvan herif. Doymadı dövdü. Kaçıp gidemezsin de baba evine. Dayak nedir orada tanımıştım ilk. 11 yaşında yoktum o zaman. Önce anam tokadı basmıştı yüzüme. Yanağımda aynı şalvarımdaki güller gibi kızarmıştı. Sonra ağlamaktan gözlerim. Akşama varmamıştı ki evdeki herkesten, benden küçük Hüseyin’den bile dayak yemiştim. Babam önüne koyup getirmiş Hüseyin’i: ”At şu kahpeye bir tokat yoksa gebertirim seni!” demişti. Sırtım buz gibi üşüyordum. Avlunun taşları soğuk olurdu yaz kış. Ama o gün donuyordum. Sırtımdaki giysiler falakadan, dayaktan yırtılıp çırılçıplak kalana kadar dövmüşlerdi. Bir ara jandarma gelmiş beni hemen içeriye sürüklemişlerdi ama jandarmanın da gücü yetmedi beni korumaya. Babam durunca amcam, amcam durunca abilerim bazen de dedem sırayla dövdüler: ”Orospu seni! Elin herifinin koynuna girersin ha! Adımıza laf getirecektin demek gör gününü kahpe!” sesleri tokat seslerine karışıp kulaklarıma dolmuştu. Adamın kucağında görünce anam çığlığı basmış, hemen babamgilleri çağırtmıştı Hüseyin’e. Ondan sonra bir daha erkeklerin olduğu odalara sokmadılardı beni. Şimdi de bu kadar kadının arasındayım çocukluğumdaki gibi… Bir şalvarım eksik ayağımda.

Sakine’yi çok sevdim. Duvarın dibine çöküp ağladığımda, ilk o koşup gelmişti herkesten önce. Avukat kadın kimseye güvenmememi söylemişti ama kolay mı burada olmak gelsin de görsün bakalım. Sıcacık evinde kocasıyla çocuklarıyla akşam yemeği yiyorlardır şimdi. Benim kuzularım ne yediler acaba. Nesrin canım, bacım, kardeşim hemen kolladı çocuklarımı. O’nun da yükü çok ne vakte kadar bakabilir ki. Yuvaya verirler mi ki çocuklarımı. Sorayım avukata. Yanıma alabilsem keşke. Belki ufak olana izin verirler.

Yemek vakitleri merdiven altında duran kazanlardan sırayla alıp yemeklerimizi ortadaki masaya yataklarımızın kenarına pencere diplerine kurulup yiyoruz. Buranın yemeklerine de yemek denmez. Ara sıra kahve yapıp içiyoruz, davası yakın olanlar daha hevesli oluyor fal baktırmak için. Hep aynı cümleler; beyaz bir güvercin kanat çırpıyor uçup gidiyor. Hep bir ağızdan inşallah sesleri yükseliyor. Hepimiz gitmek istiyoruz, en çok da yeni gelenler. Yüzerimizde yılgınlık ve umut aynı anda asılı duruyor. Hepsinin suçu ayrı ayrı ama kaderimiz ortak yazılmış gibi. Babası ölüp üvey babasının tecavüzüne uğrayınca adamı tereddütsüz delik deşik eden Semra; kocasından hergün yediği dayaklara dayanamayınca boşanıp sokakta kalmamak içinde orospuluğa başlayan ve bir gece arabada tam o işi yaparken polislere yakalanan Nermin; anası babası boşanınca devlet yurduna bırakılan ve orada sayısız tecavüze uğradığı halde ona inanmayan yurt müdiresini karnından deşen Zeliha; çalıştığı iş yerinde kadın olduğundan güçsüz, çaresiz görülüp hırsızlık iftirası atılan ve adını aklayamayan Ayşe…Benim yattığım koğuşta böyle 13 mahkum kadın daha.

Biri de benim. Benim adımı duymadınız, yüzümü görmediniz. Ben çocuk yaşta en küçük dayısının tecavüzüne uğradığı halde tüm suç üzerine atılmış, aklı, eli kolu olmayan ilk bebesini bir gece yastıkla boğup öldürdüğünden beri elinden kan kokusu çıkmayan, kocasını yediği dayaklara dayanamayıp masadaki meyve bıçağıyla deşen biri kız biri oğlan iki çocuğu olan 22 yaşında hapishanede 18 gündür yaşayan bir kadınım. Kadın olmak nedir derseniz cevap veremem size. Ben henüz insan olmak nedir onu bile bilmiyorum.

Didem Çelik
03.12.2010

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s