Kağıt

Dokunmak. Mütemadiyen akan ve çoğalan bembeyaz bir anda, bir parça kağıdın arasına kıvrılarak dokunmak.

Sokakta, ellerinde poşetlerle yürürken ve birazdan eve gidip sevdiği gibi makarna yapacakken, sabah kulaklarının kıvrımına ve sakallarının arasında dolaşan uykusuna takılıp kaldığı adamın akıp giden bedenine sadece dokunmak ve dokunduğu anda birkaç saat boyunca asılı kalmak isteği içinde çoğalmaya başladı.

Saçlarını karıştırıp gözlerini kısarak uzaklaşmaya çalıştığı düşünceleri, adımını her attığında onu biraz daha içeriye çekiyor, soluklarına doğru çoğalıyordu.
Biraz sonra ellerini adamın ellerine bıraktı. Gözlerini adamın kollarına, burnuna ara sıra adım atan ayaklarına taktı. Uzun ve sessiz yolu bir çırpıda aşmaya uğraştıkça eve varamadığını fark etti. Adamın kulağına bir şeyler fısıldadı. Anıya benzeyen bir yerde durup, konuştukça çoğalan bir kaç cümle anlattı.

Adam, kadının dudaklarına baktı; kadın, adamın gözlerine doğru ilerledi; ayaklarının ucuna bastı.

Sonra ışık kapandı, yastıklar birbirine karıştı. Kadın adamın omuzlarında, adam kadının karnında uyuyakaldı.

Duruyorken

Odanın en kuytusunda biraz soğuğunda bir kadın adamın iki kolu arasında. Duvarın dibinde, en tenhasında bir adam kadının bacakları arasında.

Duruyorlar. Zamanı kıstırmış, soluklanıyorlar.

Adam sağ elini kaldırarak kadının saçlarını geriye atıyor sakin ama meraklı. Bembeyaz gövdesinin arasına dalıp biraz duruyor, bekliyor bazen anlatıyor. Hiç susmuyor.

Kadın adamın dudaklarına akıp soluklanıyor, beklemeden ve hiç durmadan adamın ellerinin arasına gizleniyor.

Yüzü koyun doğruluyorlar. Kadın kıvrılarak siniyor kuytusuna, adam büyüyerek sarılıyor kadına. Omuzlarını kokluyor, koynunda atan damara kapılıp uzun uzun öpüyor. Bembeyaz bir yolda kadının tüm bedenini geçiyor adım adım. Sırtına doğru yaklaşıyor, inceden bir sıcaklık üflüyor.

Ürpertiyor kadını. Ilık bir yol açıyor sırtından ayak bileklerine dek, titreterek.

Giyinmek bazen

Yatağın kenarına oturmuş, ayakta gömleğinin düğmelerini ilikleyen adamı izliyordu. Her zamanki gibi bir sabahtı. Yatağın ucuna ilişmiş içine işleyen sıkıntıyı atmaya çalışıyor, gözlerini ayakta duran adama dikmiş belliki onunla alakalı, ona dair iyi bir şeyler olmasını bekliyordu.

Yere baktı. Ayağının ucunu yerdeki toz kaplı eskimiş halının üzerine sürtmeye başladı. Adam kadının sağ tarafına doğru yaklaştı, yatağın üzerinde duran ceketini aldı.

Adamın ferah kokusu burnunun ucundan geçip içine doğru dola taşa ilerledi. Artık tüm anıları daha belirgindi.

Biraz sonra ayağa kalktı, yatağı düzeltmeye başladı. Kırışmış çarşafı düzeltmeden yatağın üzerine bir örtü attı.

Üzerini giydi, koridora çıktı. Evdeki en sevdiği yerlerden biriydi burası. Aydınlık ve uzun olan koridorda yürümeyi her zaman sevmişti.

Banyodaki aynayı her zamanki gibi iki kişi paylaştı. Biri dudaklarını boyadı, diğeri sakallarını taradı.

Çaktırmadan göz ucuyla adamın kulaklarına baktı, nasıl kıvrıldıklarına. Gür sakalları olan bir adam. Kocaman elleri hep üşüyen ve genellikle lacivertin koyularında gezinen adamın saçları ve sakalları arasında sıkışmış kulaklarına baktı uzunca. Kolları arasında nasıl sıkıştığını anımsadı. Ilık bir yol buldu kanı kendine; ılık, sıcak bir yol.

Biraz  oradan aktı içine, biraz duraladı. Adamın gözlerine doğru kaydı aklı. Gözlüklerinin ardında beliren bir çift koyu renk uzak bakışa takıldı.

Belki farkettiğinden belki sadece özlediğinden, adam eğilip öptü kadının açıkta kalmış sol omzunu. O anda kadın, saçlarını mütemadiyen biriktirdiği sol omzunu bazen sırf öpülsün diye açıkta bıraktığını kimseye söylemediğini anımsadı.

Damarlarında oluşan sıcak yol daha çok kan almaya başladı. Ilık ılık yaşattı kadını, sevgi gibi duran basit alışkanlıklarla, nefes almayı anımsatan anılarla.

“Hayat” dedi kadın içinden, sessiz ve düşünceli bir şaşkınlıkla. Hayat….

Sabaha karşı

Henüz uyanmış gözlerini yeni açmıştı. Yerinden doğrulmadan ve kıpırdamamaya çalışarak arkasını dönüp beline kenetlenen elin sahibine, kocaman ellerinin arasında yavaş yavaş kaybolduğu adama baktı… Uyuyordu.

Yastığın kenarına, giysilerinin arasında bedeninin kıvrılmış yerlerine gömülen adamı izlemeye başladı.

Burnuna baktı, burnu ve dudaklarının arasına sinen bıyıklarına dokundu. Yanaklarının üzerinde biriken çokça sakalın arasına daldı. Özellikle düşkün olduğu alt dudağında biraz oyalandı, tadını anımsamaya çalıştı.

Biraz sonra, belki durgun ve sessiz uyuduğundan belki de ne olursa olsun onun kırılgan yanını her zaman tanıdığından, adamın çocukluğuna doğru daldı, kapalı gözlerine baktı uzunca. Çıkardığı sesleri dinledi. Ayrı şehirlerde, farklı zamanlarda geçirdikleri çocukluklarını düşündü. Eskimiş fotoğraflarda hayal etti koyu gözlerini. Oyun oynadığı sokakların taşlarını çizdi aklında, karış karış takip etti yürüdüğü yolları.

Perdenin püskülleri arasından sızan gökyüzünün üzerine saçılmış altın taneleriyle kirpikleri turuncuya  boyanan adamın soluklarını içine aldı. Bir süre bekleyip iade etti.

Kafasını kucağına, adamın üşüyen ellerine doğru götürdü, öptü… Gözlerini kapadı, uyumaya devam etti.

Sakalların arasından

Sakalların arasından zordur… Bilirim. Bıyıklarının altında yumuşak kuytu bir karanlık bekler. Orada nefes almak başkadır. Nefes almak ve pek tabii usul usul vermek. Bir süre sonra nefes almak işi karşılıklı, anlaşılmış, memnun bir alışverişe döner.

Kocaman ellerin arasında ufalanmak, bazı yok olmak ferahtır, bilirim. Her nasılsa, o kadar açıkta ve açıklıkta kaybolmak ve yok olmak mümkündür.

Denizde yüzmeye benzer bazı anlarında. Kocaman uçsuz bucaksız okyanusun ta kendisi olup sonra toprağın arasında bir damar bulup uzun uzun akmak gibidir.

Veya daha basit. Yalnızca yürümektir uzun taşsız yollarda, akarcasına.

Bir kuytu karanlık bekler seni, dudaklarının arasında. Değer insan, canı çektikçe tuzunu karıştırıp kendi kokusuna. Kuytunun arasında hapsolup muhtemel kıstırılmalar nedeniyle kıpırdamaz. Sonra biraz uykulu, halsiz doğrulur toprağın yüzüne.

O yazdı diye

O yazdı diye mi yoksa yaşıyor diye mi? Hayır aslında sadece benzerlik, susan kimselerin paylaştığı bir tesadüf.. Alışmamakla alakalı. Bilmiyorum o yazdı diye mi ben de şu an ona yazıyor gibi mi, o okusun diye mi?… İşte öylesine, sizin anlamayacağınız, bilemeyeceğiniz bir şekilde.

Elin kolun bağlı, sımsıkı kenetli olduğu ve olmak zorunda olduğu bir an, yine gelip alnının çatısından yarıp geçip, kalbini söküp alıp en ağır taşı koyuyor yerine.

Hiçbir şey yapamadağın ve belki de hiç bir zaman yapamayacağın, ne fena üzülmeye bile yüzünün olmadığı bir zamanın içinde, herkes çalışıp dururken sen yine bu odada, tek başına, aklın, yüreğin, benliğinse tamamen başka bir yerde, mıhlanıp kaldın sandalyene.

Yerinden kalkamazsın, bugünün kalp çarpıntısını dindiremezsin.

Sırf o yazdı diye, ben de şimdi böyle…

Açıklayamayacağın çok uzun cümleler kuramazsın, gözlerini kaçırarak yanında duramazsın, elin ayağın birbirine dolaşarak oturamazsın yanında. Çünkü muhtemelen bir başkası oturuyordur tam yanında belki eli elinin üzerinde birkaç sözle, senin yerine, senin hiç edinmediğin o yerde.

Sen duyalı bir kaç dakika o söyleyeli 24 dakika olmuş, insanlar okuyup taziyelerde bulunuyorken, sen hiçbir şey yapamadan, sandalyene çakılı kalmak zorundasındır sadece.

Zaman akıyor, dakikalar devam ediyor. İçinden yalnızca onun sesini duymak, kaç parçaya bölündüğünü anlamaya çalışmak geçiyor. Elin hiçbir yere varmaz, sözlerin asla duyulmaz, sandalyene kısılmışsındır işte.

Ne garip, daha bir gün önce, onun 365 günlü muhtemel küsurlu zamanını dolduran sızını içinde hissederken, bir yenisini daha görmen.