“P”

http://www.youtube.com/watch?v=cshqbi871Gc&feature=youtu.be

“Öp” deyince patlayan o “p” sesi…

Dudaklarında birikerek yere savruluyor önce; sonra avuçlarıma dökülüyor; oradan da saçlarıma karışıyor uğultun, kırık kelimelerin ve nefesinde biriken sıcaklığım.

Dudaklarımızın arasında artıyor saplandığımız derinlik. Bir kuytu bulup sokuluyoruz alabildiğine, konuşmuyoruz, bakmıyoruz yalnızca dokunuyoruz tenimizde biriken seslere.

Bazı harfler patlayıp, çoğalıyor içimizde; bazılarıysa çok sessiz, hemen kaybolup eriyorlar dilimizin üzerinde.

O sırada işt,e sakalların arasında bekliyor parmaklarımın ucu; tırnaklarımın arasına giriyor bıyıklarının bazıları. Koyu bir esmerlik siniyor tam orta yerine ellerimin; oradan göbeğime, dizlerime kuruluyor sakince.

Biraz dolaşıyoruz kocaman bir bahçenin içinde. Petunyalardan bazılarını salıp, yapraklarını saklıyoruz içimizde.

Gözlüklerinin ardında biriken damlalardan biri kucağıma düşüyor, bakıp üzülüyorum ben de.

Nasıl oluyorsa kokundan bir parçasını anımsıyorum ara sıra. Anımsayıp saçlarıma yakın bir yerde tutuyorum.

Kararıyor sonra her şey gibi bu anı da. Kokunu alıp yastığımın altına koyuyorum, bazı geceler, harflerden arta kalan saatlerde kokunu alıp içimde yüzdürüyorum. Sonrası rüyalar…

Rüyalarımdan birinde sen gömleğinin düğmesini ilikliyorsun sadece, sonra kafanı kaldırıp duruyor, bakıyorsun duvarda asılı duran resme. Gözlerin orada asılı kalıyor, sen gidiyorsun. Biz resmin üzerindeki gözlerinle koltukları izliyoruz saatlerce.

Elimi alıp, yüzüne koyuyorum bazı gecelerde. Rüyamın içinde. Yüzünün içinden geçip gidiyorum, yaklaşık her yerinde duruyorum bedeninin. Teninin rengine bakıyorum, sorduğum soruları tekrarlıyorum; cevap yok.

Patlayan ve yok olan harflerden bazılarını alıp yerleştiriyorum bir yere. Kabuslar başlıyor sonra. Sessiz, her gece.

benim yazım, hatıram

http://www.youtube.com/watch?v=IeFL5f_BxT0

Bu defa ki cidden çok basit, sadece benimle alakalı bir özlem halet-i ruhiyesi. Bu kadar, sadece beni ilgilendiren.

Klavyenin tuşları basmazken, yerdeki kar çoktan eriyip gitmişken. Aradan 4 ay geçmiş, 5’incisine doğru yol almışken.

Belki, aslında, çok daha uzun zamandır bitmiş, gitmiş, yok olmuş olmasına rağmen, bunu fark edemediğimden, bitiremiyor oluşum aklıma gelen; gitmeyen.

Kimse duymayabilir, görmeyebilir nitekim sen görmediğinden beri kimin gördüğü de önemli değil.

Aynı şehirdeydik işte, kar yağı, eridi bitti. Aynı dükkanların içinde aynı kitapları incelemişizdir belki. Söyleyecek pek de şey yok aslında. Ben öyle, kendi kendime…

Biraz zorlanarak, bazen mutlanarak, çoğunlukla oyalanarak ve oynayarak… Çünkü başka türlüsü mümkün değil; gerisi hep ihtimalsiz bir karanlık.

Hal böyle olsa da; an anı tutmayınca, akıl hep kuytusuz kalıp orta yere saçıldıkça, insan elini eteğini çekip uzun bir nehre akmak istiyor. O uzun nehirle olasılıksız günlere bakmak ve orada yaşlanmak istiyor.

Bu kadar.

Hatırlıyorum, unutmuyorum. Ve hep öpüyorum canım seni, dudaklarından.

Parça

Zannettiğiniz gibi değil.

Bazen bir koku kalır üzerinizde… Ve bu nedenle kendinize gelirsiniz.

Ellerinin arasında duran buz parçasına baktı. Parmakları, avucunun içi kızarmaya başlamış eriyen buz parçasının sularıyla nemlenmişti; üşüyordu.

Elleri arasında  yavaş yavaş yok olan buz parçasını yere fırlatıp, koşmaya başladı. Ayakları her adımda kara saplanıyor, adım atması zorlaşıp yavaşlaşlıyordu… Aldırmadı.

Şehrin ışlıkları ufalıp yok oluncaya dek koştu. Kaçmak istedikleri bir adım daha geriye düşüne dek durmadan, hızla koştu. O koştukça burnunun içine giren karla karışık koku, sanki adımları hızlandıkça artıyor, kokudan kaçamıyordu.

Biraz sonra, şehrin ışıkları geride kalıp karlarla kaplı toprak yol bitince, ayaklarının altında simsiyah asfalt yol belirdi. Artık koşmuyor, sadece yürüyordu.

Soğuktan kızaran ellerini koklamaya başladı, dokunduğu her yerden ellerine sinen o berbat kokuyu duyuyor, tiksiniyordu. Beresinin arasından sıyrılan saçlarını kokladı, her tel farklı kokuyordu sanki; bazısı o dakika, bazısıysa  o anlardan evvel zannettikleri gibiydi. Bazısı geçmişin hatırasını ve salt kişiyi kucaklayıp burnuna, içerisine bırakıyor bazısıysa en berbat karanlığı anımsatıyordu.

Nefes alış verişleri yavaşlamaya başladıkça göğsü daha az kalkıp iniyordu. Önünde akan siyah yol gitgide kararıyordu. Adımlarını yavaşlattı. Önünde uzayan, uzadıkça kararan, karardıkça korkutan bir yol vardı; geri dönmeyecekti.

Durdu, beresini çekiştirdi. Parmak uçları iyice kızarmış, ellerini soğuktan hissetmemeye başlamıştı. Karanlık yolu saran ağaçlara ve onların çıplak kalmış dallarına baktı. Rüzgar yüzüne çarpıyordu, sertti. Kafasını eğdi.

Ondan başkasının olmadığı karanlık yola yumuşak adımlarla basıyor; üzerinde biriken kokuyu duymamaya çalışarak yürüyordu.

Geri dönmeyecekti.

İçindeki çukurun en kuytusunda patlayan korku, damarlarında akan kanı ısıtp dizlerine dek sinsice yürüdü. Tökezledi. Gözlerinin içinde biriken su taneleri birer birer yanaklarından akmaya başlayıp bir yarık açtı.

Işıklar azaldıkça yürüdüğü yola yabancılaşıyor, karanlıkta yolunu bulmakta zorlanıyordu. Adımları hızlandı. Arkasına bakmamak için direniyordu. Şehrin camdan ışıkları geride kaldıkça içindeki çukur büyüyor, üzerindeki toprağın yükü ağırlaşıyordu.

Yürüdü.

Rüzgarın sesinden başka ses, kendi bakışından başka göz kalmayıncaya dek yürüdü. Arkasını döndüğünde her yer kararmıştı. Şehrin cam göbeğinden fırlamış eflatunları, çok geride, bazısı uykuda bazısı uyanık insalarla, çok uzaklarda kalmıştı.

“Bazen” dedi, “koku güzel olunca dans etmesi de kolay olur, uyuması da…”

Sıkışmak

Biz seninle öpüşmeyeli, sarılmayalı, görüşmeyeli beş bin yıl geçti. Beş bin senedir ne sen
benim ne ben senin adımlarının arasına sıkışmadık. Yaklaşık beş bin senedir kirpiklerinin bir tanesi benim parmağımın ucuna düşmedi, oradan dudaklarıma meyletmedi.

Neredeyse beş bin senedir aramızda bir boğaz belirdi. Kaynayan sularıyla, kırmızı mavi dalgalarıyla boğaz, aramıza girdi.

Aradan bunca gün geçti, ellerim ve tırnaklarım derimi yırttı, yüzdü. Aramızdan onca güneş geçti, ay belirdi.

Beş bin sene sen bilmeden geçti. Bu sırada dudaklarının üzerinde bazı kırıntılar birikti.

Kıyı

İnsan nasıl olur, nasıl yaşar.

Zamanın kıyısından bağırıyordu sabaha. Sabah olmasını istemiyor, doğacak güneşten nasıl kaçacağını parmaklarıyla tek tek hesaplıyordu. Sesi kısılmaya başlamıştı; boğazı acıyordu. İlerideki güneşle aralarında duran, yüzen, kaynayan kırmızı mavi denizin suyuna baktı. Yansımasına. Saçlarını çekiştirdi hesap yaptığı parmaklarıyla. Sağ tarafa doğru yatırmaya çalıştı. Tırnaklarının arasında birikmiş pisliklerden bazıları, sol tarafa meyilli saçlarına karıştı.

Bağırmayı bıraktı, sonra sağ ayağının altına yapışmış olan sakızı kazımaya çalıştı tırnaklarıyla; yapamadı. Elleri üşümüş, her zamankinden daha çok soğumuştu sanki. Paltosunun cebine koyduğu deri eldivenlerini çıkarıp taktı.

Etraf sessizdi. Muhtemelen herkes yataklarında uyuyor ve sabahın pencerenin arkasından, perdelerin arasından doğup gelmesini bekliyordu.

Biraz daha bağırmak istedi, yapamadı… Boğazı sızlıyordu.

Martıların bazıları Anadolu yakasının siluetine katılıp, Üsküdar’a karışıyor, karman çorman olan gökyüzünün orta yerine bir kanat çırpıp tam ortada duruyordu.

O sırada gözlerinin karşısından gelen bir karanlık, göz bebeklerinin içine doğmaya başladı. Karşı kıyıdan, martıların arasından, kayalıkların üzerinden, güneşin altından gelerek burnunun ucuna kadar sokuldu, ayaklarının üzerinde durdu, ensesine dolandı, kazağından içeriye girmeye çalıştı; yapamadı.

Ellerine bir ayna alıp, parmaklarının arasında dolandırdı, o ana kadar saydı. Aynayı alıp yerde duran çakıl taşlarının birinin altına koydu, taşı alıp denize fırtlattı. Taş denizin üzerinde üç kere sekti, köprünün ayağına çarpıp, ikiye ayrıldı.

Ceketinin yakasını yüzüne siper ederek arkasını döndü, uzaklaştı. Gece olunca hava hep kararırd. Henüz deniz maviyken, gökyüzü daha grileşmemişken kafasını havaya kaldırdı, son bir kez baktı. Sonra koşmaya başladı. Ayağının altındaki sakız artık yere yapışmıyordu.

Deniz suları taşıp çakıl taşlarını çatlattı. Kıyıya bir palto vurdu, kirli bir martı taşların üzerinde tek ayak durup, kanadını yerde vurdu.

 

 

 

Cam

http://www.youtube.com/watch?v=dssvKz1oaWk

Günlerimiz ne güzel geçiyordu. Elimizde tuttuğumuz kadeh kırılmasın diye kıpırdaman duruyor, aramızda oluşan cam duvar çatlamasın diye nefes almadan bekliyorduk.

Oysa güne karışan gecelerimiz hep sokakların arasında, boğazın karşısında ya da beyaz bir şarabın köpükleri arasında geçiyordu. Birbirimize dokunmadan ne kadar çok şey anlatıyorduk. Mütemadiyen yürüyorduk.

Senin kirpiklerinden kaçan bakışlar, sıcak bir sobanın altında erirken biz, gelip benim yanağıma, dudağıma, boynuma ara sıra da parmak uçlarıma konuyordu; olduğu yerde dalıp gidiyordu.

Dizlerim değiyordu birbirine; bazense dizlerimin üzerinde senin ellerin birikiyordu. Camın kenarından titreyerek akan su damlaları gibi, saatlerin içinde akıyor, birbirimize belli etmeden dolanıyorduk aynı çemberin içinde, birbirimizin peşinde.