Bugün

Dünya bana mı küsmüş yoksa ben mi sırtımı çevirmişim onca olan bitene emin değilim. Ağzından salyaları aka aka beliren ait olma arzusunun uzun, kirli tırnaklarına kaptırtım ceketimin bir parçasını, kurtulamıyorum. Bu şehirde kimsenin tanıdığı olmadığım halde, uzun süredir yürüyorum.

Bazı günlerin neşesi çabuk geçiyor, asla Perşembe gününe bulaşmıyor. Ve mütemadiyen saçlarım kuruyor.

Vücudumun belli parçalarındaki deriler pul pul dökülüyor. Bembeyaz 5. katmanımın üzerinde başkalarından arta kalan pislikler duruyor.

Konuşmaya çalıştıkça, dişlerimin arasına sıkışan kelimeler yüzünden dudaklarım kanıyor.

Hırka

Burnumun ucunda biriken ve hareket eden kirpiklerinden bir tanesi, altında ezildiğim üst dudağının arasına sıkışmış dururken, senin ellerin arasında çiğnenip ezilecek kadar durgun ve korkaktım aslında.

Ürkerek çoğalan hararetin anlamını kavrayamayacak kadar tutkun ağlıyordum aslında. Bembeyaz derimin beşinci katmanına gizlemiştim bencilliğini, unutmuş uyuyordum yalnızca.

Tırnaklarının içinde biriktirdiklerine rağmen her defa unutuyordum çoğu şeyi. Tırnaklarının arasındaki kirleri.

Kirlettiğin onca şeyi.

Yanından kalkmaya çalıştığım sırada sokaktan geçen çöp kamyonu sol tekerleğiyle kedinin kuyruğunu eziyordu.

O sırada dönmüş olmalıydım sırtımı sana. Avuçlarımın içiyle yatağa bastırarak.

Kalkıp gitmek yerine yatıp uyumayı seçemedim. Üzerime aldığım, iplikleri sökülmüş hırkayı parmaklarımdan, ellerimden, kollarımdan geçirerek giydim. Her deliği, içimdeki her deliğin içinden geçen esintiyi ,önce parmaklarımda, sonra ellerimde son olarak da omuzlarımda hissettim.

Hırkanın sağ kolu elimin üzerine yığıldı. Yerimden kalkamadım, oturdum. Kedinin kuyruğunu ezen çöp kamyonunun köşede ezilmiş bekleyen çöp torbalarını toplayışını dinlemeye başladım.

Ellerinin arasından kurtulmuş bekliyordum. Ellerinin arasından kurtulmuş, ellerinin arasına dönmek için bekliyordum.

Kaç gün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Soğuk, durgun bir sabah. En başından beri birlikte olmamız gerekirken biz, yine farklı yerlerde ve başka evlerde uyanıyoruz.

Yatakta doğrulup, oturuyorum. Başımı önüme eğiliyor. Avuçlarıınm içini çarşafın üzerine bastırsam da işe yaramıyor. Omuzlarım güçsüz, ayağa kalkamıyorum.

Zorlayarak doğruluyorum birbirimizden uzak yataklarda. Sen muhtemelen çoktan çıkmışsındır sokağa.

Terliklerimi ayaklarıma geçirip evin içinde dolanıyorum biraz. Pencereyi açıp kışın tadına bakmaya çalışıyorum. Sen varken, senin kollarının altında yürürken yaptığım gibi dilimi çıkarıp kar tanelerini yakalamaya çalışıyorum. Aynı değil; vazgeçip pencereyi kapatıyorum.

Odama dönüyorum. Bazı fotoğraflarını bulmuştum, onlara bakıyorum. Aradaki onca fark daha çok büyüyor gözümde. İnsan nasıl değişir diyorum içimden. Neler olur da değişmek ister, nasıl bırakır her şeyi. Gözlerinin rengini mesela. Ya da saçlarının uzunluğunu. Nasıl olur da aynı bakmaz bir insan. Aradan yalnızca 5 ay geçtiği halde insan nasıl olur da eskisi bakamaz diğer insanların gözlerine, yüzlerine.

Çoraplarımı giyiyorum; bir şarkı takılıyor dudaklarıma. Biraz eski günleri anımsıyorum. Nadiren uyandığımız sabahları, hep sarıldığın ama aslında hiç olmadığın uykuları. Ben mi uydurmuşum bu anıları?

Sakallarının arasında dolandığım günleri düşünüyorum. Beyaz iplerin ucunda sallandığım, seninle asıldığım, kıvrandığım.

Bazı akşamlar dayanamayıp eskiyi anımsıyorum. Kıstırıyordun ya beni dudaklarınla. Dudaklarından kaçamıyor, düşkün yaşıyordum sabahlara. Garip, sessiz bir kuytuya doğru ilerliyordum, sözlerin uzaklaşıp, bulanıklaşıyordu her defa.

Kaç gün oldu. Yollar kaç defa buz tuttu.

Bir sürü şey oldu, gözlerim hep sularıyla boğuldu.


Kırlangıç

Kollarım boynuna dolanmışken kirpiklerimi burnuna yaslayacak kadar tutkundum sana. Sen uyurken, uyumaya yüz tutmuş beklerken sırtından sarılıp, nefesimi yutacak kadar meraklıydım kokuna. Ama şimdi bir daha asla, asla dönmeyecek, dokunmayacağım sana, yanaklarında biriken sakallarına.

Gözlerinin arasına sıkışmak için sabırsızca beklediğim günler, çocukluktan kalma. Benim yanımı, kirpiklerimi, parmaklarımın ucundan taşan beyazlığımı fark etmeyecek kadar bencil olduğun için aslında; artık asla anımsamayacağım ne seni, ne de çocukluğumun yazlarından kalma esintileri.

Su

Yeni başladım ama aklımdaki tek şey gitmek buralardan. Kimsenin konuşmadığı bir yerlere. Uzunca bir derenin aktığı, içinde çamaşırların yıkandığı. Kadınların şalvarları dizlerine kadar çekip ara sıra soluklandıkları bir yere; solukları arasına sakladıkları, sığdırdıkları düşünceleriyle.

Benim gördüğüm, senin sormadığın bir ülkede. Yemyeşil dağları olan, zirvesinde çiçekler açan.
Açık kahverengi ahşap bir kulübede, pencerenin kenarına dizilmiş saksı ve minderleriyle, ırmağın sesini duyarak uyanmak istiyorum sadece. Kafamı kaldırdığımda yeşilin içine batmak, yeşilin dibinden bedenimi kazıyarak uyanmak istiyorum.
Sonra o ırmağın içine ayak parmaklarımı bırakmak, dizimden aşağıya akmak, aktıkça kendi etrafımda dönmek istiyorum, her öğle vakti güneş batana dek sessizce.