Kanat

Melek heykelinin yanındaydım. Sağ kanadının yere düşen gölgesinde durup senin gelmeni bekliyordum. Hava açıktı. Henüz çok olmamıştı ama sözleştiğimiz saatin üzerinden 10 dakika geçmişti. Gökyüzüyle arama giren melek heykelinin sağ kanadı altında durmuş, gelmeni bekliyordum. 

Kirpik

Gün ışığına sırtımı yaslayarak, hayır, zannettiğiniz gibi/ kadar romantik değil; yalnızca yorgunluktan ve düşünmek gerçekleştirmenin yarısıymış gibi yaparak, uyuduğumu düşlüyorum. Sevgiliye sakladığım gül kokum haricinde uzun zamandır güzel bir şeye sahip olmadığımı fark edip, kirpiklerimin gölgesine bakıyorum. Başucumdaki yastığa doğru uzayarak kıvrılıyorlar. İncecik bir çizik gibi.

Akşam üzeri bulutlar sakinleşip gidiyorlar. Güneş taneleri su gibi avuçlarımın arasına dökülüyor. Sonra sıkıldığımızdan mı ne, sevişmeye başlıyoruz.

Uyurken kirpiklerime bakıyorum. Kararmış ve ıslanmışlar.




Bin tane

Arka bahçede duruyor herkes. Gökyüzünden düşen elli tane öpücük. Biri çiçeklerin arasından izliyor bizi. Ellerimizde şarap kadehi, sabah yok, gece yok, ışık yok.

Arka bahçede üzerimize düşüyor gökyüzünden dökülen bin tane öpücük. Soyunup o öpücüklerin arasına uzanıyoruz. Etimiz çırılçıplak, kan gibi kızılız.

Üzerimize savrulan kokulardan bir tanesini alıp nefsimizi köreltene dek soluyoruz. Üzerimizde biriken kirpik taneleri. Bin tane öpücükten biri kucağımızda beliriyor, karnımızın tam üzerinde.

Çırılçıplak soyunuyoruz, koynumuzda birbirimizin sesi.

Mor

Böyle güzelmiş, büyümüş, aşıkmış demeden. Aldırmadan…

***

Gökyüzü mü patlıyormuş, her yer mosmor kararıyor muymuş, ellerimin arasında bir gül solup kıvrılıyor muymuş; haberim yok.

Saat kaçtı, bizlerin isimleri neydi; hatırlamıyorum.

Bu halde kaç sene geçti, yanaklarının üzerinde kaç tane kirpik birikti; bilmiyorum.

Tek gördüğüm, sabah karşı yağan yağmur yüzünden ıslanan kaldırımların üzerinde duran karton kolilerdi. Yağmurun üzerlerine vurmasıyla ezilip büzülüyor; ne kaldırımın bir parçası olup yola karışabiliyor ne de yağmura rağmen şekillerini koruyabiliyorlardı.

Öylece durdum. Pencerenin önünde durarak, perdeyi hafif aralayıp, sokak lambalarının içeri girmelerine izin vermek istemedim. Ya da perdenin arkasında durup, soluğumu önce tül perdeye sonra pencerenin camına da yapıştırmak istemedim. Ama yine de, orada öylece durdum. Perde ne açık kaldı ne kapalı halde. Orada öylece durdum, pencerenin önünde. Gözlerim karton kolilere takıldığından mı yoksa uyku tutmadığından mı bilmiyorum, orada öylece durup beklemek, elimde sanki bir bardak sıcak kahve varmış gibi yapmak istedim sadece.

Sonra,

“Gel…” dedi; gittim.

Ayaklarımın altındaki terlikler ezilip betona yaslandıkça üşüyen dizlerime rağmen; gittim.