Beyaz

Birimizden biri daha gençti. Avuçlarımızın içinde eski bir kuytu birikti. Birimizin parmağı, birbirimizin, birimiz, ellerimiz, birbirimizin elleriydik, birimiz birimizin içinden içine geçti.

Ellerim değmesin yerde sürünen toprağa. Tam o sırada vazgeçmiş olmama rağmen kollarımız değmesin perdenin ışık alan yanına. Belki uçar. Geçmiş zaman; nasılsa duyar.

Koltuğun ucunda yanaklarım yanaklarının altında eziliyor. Bir milyon tane kirpik tanesi. İçlerinden biri öpücüğüne karışıyor. Bedenim dudaklarının altında; dudakların bedenimi çiğniyor. Bin kat beyazımın altında kaşlarının gölgesi.

Bal

Nerede duruyorduk? Ağaçların altındaki gölgeler birbirine çarparken ben ve sen tam olarak nerede duruyorduk?

 

Ağaçların arasından geçip kirpiğime değen ve oradan gözümün içine dalan güneş ışığı, her zamankinden daha ılık, daha sakin akıyor evin içerisine, parmaklarımın ucuna, kıvrılmış belimin üzerine. Turuncu, portakaldan kalma bir renk ile kuşanıyor odanın içi. Burnunun ucuna doluyor güneşin, yaprağın kokusu. Koridordaki vazoda bekleyen hanımeli sarıyor her yeri, bulut bulut birikiyor. Etrafı saran bahar rüzgarı, bal gibi ağdalı ağırlığını odada duran eşyaların üzerine bırakıyor. Dayanamayıp taşıyor. Öğleden sonra batan güneşle birlikte kapanan gözlerim, kirpiklerimin ucuna değen parmaklarının sesine karışıyor; kulaklarım çınlıyor.

 

Yegane olan

 

Masumiyet, biz hic fark etmeden cikip gidiyor hayatimizdan. Bizim buyumemizle alakasiz olarak kucuk bazi oyunlar nedeniyle ak olanlar yerini karanliga birakiyor. Yaninda duran adam ya da kadinin gozleri icinde kaybolmak ruyasi, hep bir onceki nesle tekabul ve tesaduf ettiginden olsa gerek bizlere pek bir sey kalmiyor, anilar bile sahtelesiyor. Zamanin gectigini anlamak icin kullandigimiz araclar gelistikce manevi sayilacak soyut hayalleri unutup paylasmanin cilginligina kapiliyoruz. Iste bu nedenle de biz asla askin en naif ve belki en tarafsiz hali olamiyorduk.

Ellerimde, az evvel sevgilimin koynuna biraktigim gul kokusunun agirliğı, aksam uzeriyle beraber ben de batiyordum. Ilik ruzgari, ihlamur agaclarinin govdesinden ayrilan yaprak gibi sirtima alip sadece yuruyor, goz bebeklerimin uzerine biriken bulutlari seyrediyordum. Deniz kiyisi her zamankinden los ve sakin, saatler bazi gunlere nazaran daha yavas ve acisiz ilerliyordu. Durdum. Adim atmaya luzum kalmadigi bir zamandi. O ana yaklastigimi anlamis ve kendimi yavaslatmistim.

Uzakta bir ulke oldugundan degil ama hep baska bir sehri hayal ettigimden olsa gerek. Artik gidemeyecegimi anlamis ve bu nedenle de durmustum. Yepyeni bir sehirde eski pusku hislerle gecmis anilari birakip, durdum.