“Gün usulca”

Duymanla duymaman arası. Tadı, tuzu. Saklamadan.

***

Önümüz deniz, uçsuz bucaksız, önümüz kış, onca şiir. Neyse

Ellerimin arasında birkaç sayfa, kafamı kaldırıp bakıyorum sana. Sırtın bana dönük, uzanıyorsun koynumda. Soğuk.

Gece oldu, birazdan sabah. Sessizce duruyoruz öylece. Ellerimin arasında bilmediğim onca şey. Gülümsemek ne güzel. Gözyaşı üvey evlat değil ya; sarılmak da güzel.

Belki daha iyi yazacağım ama işte günün bu saati, hava henüz bu kadar aydınlıkken ve ayağımın altında dört tane kedi benden ilgi beklerden… Bahçenin önü upuzun, güller var her yerde, pembe, kırmızı, sarı, utanmaz.

Aşağı köyde yürüyen iki çocuk, birinin üzerinde kırmızı bir elbise diğeriyse yalın ayak yürüyor çimenin üzerinde.

Elleri, ellerinin içinde yürüyen sesi, duymak, dokunmak arası.

Doğum günü

Mesela pusuya yatmış biri. Belki günler ve gecelerce. Evinin önünü, çay içtiği kahvehaneyi, gazetenin önündeki kırık kaldırımı iyice bellemiş. İzledikçe insan olduğunu anımsamış; hem kendinin hem avının. Belki bin defa caymış. Sonra aklını çelmiş çelecek olan müslim. Kahramanlığı belletmiş ya hava aydınlıkmış o vakit. Kimsenin gölgesi yere düşmemiş. Eline kurşunları dizmişler, tek tek. Korkuyormuş ya belli etmemiş.

Rakel’in dediği gibi daha çocukmuş.

İçinde bir ateş, her solukla büyümüş. Milliyetçilik, kin ve öfke. Alev, gözbebeklerine dek dokunmuş. Sonra karanlık çökmüş, gölgeler yok olmuş. Elindeki kurşunları tek tek ahbarikin sırtına saplamış.

Sonra; ayakkabasının teki delik, yüzü koyun savrulmuş yere.