Nar’ın

Duyuyor musun?

İçeriden gelen sesleri, ellerinin içindeki bin tanesini.

Sen mi kandırmıştın beni, yoksa ben mi seni? Ellerinin arasında duruyor şimdi. Gökyüzünden düşen, düşen ve düşen parçalanan, düşen.

Ellerinin arasında duran nar taneleri.

Duyuyor musun beni?

Belimin kıvrımında çatlayan narın sesini? Tırnaklarının içi dolu nar tanesi.

Advertisements

Yol

Sabah erken uyanmak güzeldir, o da bizdendir. Bir de durmak, durmak ve durmak.

***

Her satırın üzerine titrerdik bir zamanlar, durmadan düşünmeden bakar da bakardık. Sonra aklımıza bir fikir çöreklenirdi. Anamızın yaptığı muhallebiler gibi bazen. Kaynadıkça koyulaşan.

Alışmak zorunda olduğun bir şeye alışmaktan korktuğun bir zaman illaki belirir etrafında. Karşı kıyıdan görürsün yaklaşan ışığın keskinliğini. Cebinde taşıdığın bir kağıt parçasının üzerinde yazılı olanları ezberlemeye çalışarak koşmaya başlarsın. Kağıdın üzerindekileri tekrar ederek koşarsın buzdan yolun üzerinde. Ayaklarının altında kayan zeminin nedeni ne?

Kendi soluk sesinden başka şey duyulmaz. Kulaklarında yankılanan çatlayan buz seslerini bile bastırır. Bunca karanlık nasıl olur da yırtılır? Bağırmak en içten duygundur o sırada. Birilerinin olmayışından memnun olduğun o tek anda. Bağırırsın. Koşmaktan kuruyan boğazın çatlar, sızlar. Susarsın.

Üşüdüğünden midir nedir geriye kalan onca acıyı hissetmemeye başlarsın.

Ayağının altında kıvrılır yol. Durmadan koşmaya devam edersin. Cebindeki kağıt parçası yavaş yavaş kaymaya başlar, sürekli tekrarladığın kelimeleri unutmaya başlarsın. Hava soğuk, üşüyorsun, acıktın.

Korkuyorsun.

Güneş

Sabah oluyor. Hiç gitmediğimiz o yerlerden birinde sabah oluyor. Karanlığı ortasından yırtıyor güneş, her taraf kızıl. Pencereden dışarıyı izlemek ne güzel. Işıklar teker teker sönüyor. İçinde bir sürü şeyin biriktiği ama bir türlü yazamadığın uzun bir aralıktan sonra durmadan yazmak gibi doğuyor güneş, yerin dibinden gökyüzünün tepesine.

İçinde, artık durulmuş, durağan bir sızı var; çoğu zaman hasret. Suyu nasıl içtiğine, ayakkabısını nasıl giydiğine, bir an durup konuşmaya öyle başlayışına dair duyduğun derin, yırtık pırtık ve keskin bir özlem…

Ne yazmalı, nasıl anlatmalı güle sor.

Boylu boyunca bir pencere uzanıyor yerden göğe, önünden bir kuş geçiyor sonra bir kuş daha. Uzaktaki bulutların çok aşağıda olduğunu sandığın sabahlardan biri bu aslında. Bir şarkının ritminde yaşayacağın, susacağın, alışacağın bir sabah.

Çünkü gece, kendine yenilmişliğini kabul etmen gerekiyordu.

Bin yıl

Senin haberin yok. Gözünü her kırptığında beni sevdiğini söylüyorsun. Kirpiklerinin arasından başlayıp soluğunu verdiğin ana dek sadece beni seviyorsun.

Senin haberin yok. Durup düşündüğün o bir anda elimi tutuyorsun. Uzak bir yerde oluyoruz, kimsenin olmadığı bir şehirde. Küçük bir evimiz oluyor. Akşam eve gelip bulaşıkları yıkıyoruz.

Senin haberin yok. Biz yaklaşık bin yıldır birbirimizi seviyoruz. Bin yıldır hiç dokunmadan yaşıyorum, bin yıldır teninde ki gökyüzünde asılı uyuyorum.

 

Dut ağacı

Bugün öleceğim; sanırım birazdan.

 

Benim annem dut ağacıydı. Köyün girişinde sıra sıra dizili olanlardan değil, dedemin evin arkasına ektiği küçücük fidanlardan dalları en kuvvetli, yaprakları en bol olandı. Gövdesinin üzeri çizgi çizgi uzardı.

 

Daha gün doğmadan uyanır önce kuşlara sonra börtü böceğe ardından bize yiyecek mis kokulu dutlar hazırlardı. Dutlarından koparıp yediğimizde avuçlarımızın içinde, yanaklarımızda anamızın öpücük izleri kalırdı. 

Oyun oynamaya çıktığımızda evin arka avlusundan uzanır, köklerini bize dolar, yapraklarıyla bizi güneşten, yağmurdan korurdu. 

Ayın ışığını ardına aldığı bazı gecelerde annemizin sesi yağmura karışırdı.  Evin içine, odamızın penceresinden girer üzerimizi örterdi.

 

Benim annem, mosmor dutlar veren uzun, güçlü bir dut ağacıydı. 

Onur

Ben isterim ki bu gece kimse yalnız hissetmesin. Herkesin bir adı yok mu nihayetinde? Birimiz, içimizden biri, diğerinin adını söylesin. Bu gece kimse yapayalnız hissetmesin.

Öğleden beri dokunasım vardı rakının tadına. Herkes uyudu, bir ben bir de bu kadar çok ışık kaldık uyanık. Pencereyi açtım, rakının yanına iyi gidebilecek her şeyi çıkardım. Biraz beyaz peynir, şalgam, keder, şiir, su, kalem, şarkı, buz…

Uzak durmam gerektikçe, yaklaşmam imkansız. Uzakta, o ışıklar, şehre ait ne kadar ışık varsa parladıkça, parça parça, benim içimdeki bir şeyler kırılıyor.

Kırıldıkça tükeniyorum. Harcamasaydık bu kadar çabuk. İlk günlerin tadı tuzu bambaşkaydı oysaki. Şimdi hep tedirginlik, tüm odayı kaplayan yalnızlık…

Hepimizin adı yok mu nihayetinde?

Gece olmuş. Bıkmışım çoğu şeyden. Kim olduğumu bilmeden yazmaktan, kendimi aynada görmekten, sesini işitememekten, aramızdaki yığınla meseleden, bunca mesafeden. Bıkmışım, yorgunum. Daha kaç gün oldu sayalı? Belki üç belki dört… Bıkmışım onursuzca itelenmekten.

Koyun

Her şeyin bana dair olduğu çok kısa bir zaman dilimiydi; bitti…

Koyunların çıngıraklarından gelen ses olmasa anlayamazdım o gün hareket eden şeyler olduğunu, dünyanın döndüğünü, nefes alıp veren canlı bir şeylerin etrafta dolandığını.

Yahut kedi gelip kucağıma oturmasa, derisini sertçe sevdiğimden sinirlenip bileğimi ısırmasa anlamazdım yaşamakta olan bir şeyler olduğunu. Benden başka herkesin duyguları olduğunu, sinirlenebileceğini, gülebileceğini.

Hava kararalı hayli vakit geçmesine rağmen tenime değmeyen soğuk rüzgar yüzünden bahçede oturmaya devam ediyorum. Yarın patlıcanlar toplanacak, unutmamalı. Ha bir de uzun zamandır elime almadığım defterime tecrübe eklemeli. Basit, çirkin kelimelerden seçip içine iliştirmeli.

***

Bir duygu üzerinde duruyorum bu aralar. İlla onu yazmayı istesem de bir türlü yapamıyorum. Muhtemelen neler olup bittiğini anlatmadığımdan yazı da yazamıyorum. Bir konuşabilsek aslında…

Bir duygu arasında gidip geliyorum bu aralar ama sorun o duyguyu seçip seçmemek değil, hissedip hissetmemekten ibaret.