üşüyorum / beni güzelliğinde sakla

“Gözlerini aç bana / üşüyorum / beni güzelliğinde sakla” 

Bu son demiştim bu sabah karanlıkta, ayazın ortasında. Kalem kağıda son kez dokunsun, benim elim onun ellerinde son kez dursun, gözlerimin önüne son kez sereyim varımızı yoğumuzu, bu son olsun ki paramparça kırılmasın her defa, her okuduğunda, her duyduğunda. Olmadı.

Üşüyorum çünkü, gözlerinin içinde korunup saklanmak istiyorum, ellerinin arasında kaybolacak kadar ufalmak, göğsünün üzerinde birikip orada yaşamak istiyorum. Tam öptüğü yerdeki gözyaşım hiç kurumasın, beni hep ilk kez oramdan öpsün diye bekliyorum.

Dakikalardan birinin peşinde tüm günü kaybedebiliyorum; ne zamanki o dakikanın dışına düşse aklım, dağılıyorum.

Sonra gökyüzüne bakıyorum. Bulutlar yüzünden parça parça olan gökyüzüne, camdan bir tas gibi tepede duran, benim gibi paramparça olan gök kubbeye.

Şaşırıyorum. Onca gücü içimde nasıl taşıdığıma şaşırıyorum. Beni nasıl güzelleştirdiğine şaşırıyorum, aklımı geri vermesine, yürümemi sağlamasına, gözlerimi fark ettirişine, ellerimin ucundakileri hissettirişine, üşümeme şaşırıyorum. Beni böyle dinginleştirip, büyütmesine şaşırıyorum. Öyle güzel oluşuna, her üşüdüğümde güzelliğinde saklayışına.

Yüz yıl olmuş, sesi sesimden çok uzağa düşmüş, yüz yıl olmuş, belki çoktan unutmuş.

Üşüyorum. Uzundur sabah olmuyor, uyuyamıyorum.

Bahar gelmiş

Çiçekler açıyor ve soluğumuz tıkanıyorken, iki kat yorgan arasına sıkışıp bir rüya görüyoruz. Rüyanın içerisinde birbirine dolanabilen insanlardanız, susuyoruz. Bahar gelmişti ve tomurcuklar yerlerde dolaşıyordu. Bazı kuşlarsa mütemadiyen şakıyordu.

Bahar gelmiş ayaklarımıza dolanıyor, ellerimize bulaşıyor; parmak ucumda kalan tomurcuk taneleri saçlarıma değiyordu.

Bembeyaz bir düzlüğün üzerine ikimizin teni birer leke gibi düşüyordu. Burnumun ucu henüz senin burnunun ucuna değmiş, sabah oradan, o noktadan çatlayarak doğuyordu; uyuyorduk, uyanıyorduk, konuşuyor ve konuşuyorduk.

Susuyordun.

Hırka

Elindeki narı tüm gücüyle yere fırlattı üstü başı kızıl, ayaklarına dek bin tanesi yuvarlanıyor. saçlarından bazıları parmaklarının arasında. gözlerindeki donukluğun hepsi o bin tanenin üzerinde, içinde.

sandalyeyi çekip oturuyor. kızıl bir hal yürüyor ayaklarından dudaklarına doğru. dudakları yenmekten kanamış, yara bere içinde oturuyor.

bembeyaz bir elbise var üzerinde, şiir okuduğu günlerde giydikleri gibi. paramparça olmuş nara bakıyor. yerde öylece yatan kendi yansıması var her bir tanenin üzerinde. bin tane parçadan her biri olmuş, izliyor.

Neyse…

Aklının her köşesinde başka bir söz duruyor. Asılı olanlardan birini çekip almaya yelteniyor sonra vazgeçiyor.

Cebinde kalmış bir kağıt parçası hışırdıyor. Canım bile diyemeyeceğini anımsıyor, artık bakmanın bile günah sayıldığı o zamanlarda olduğunu. Öyle olmasak, hava biraz soğuk olsa, aynı hırkanın içinde birer çay içip anlatırdık belki diye kırılıyor, parçalanıyor, nar gibi saçılıyor.

“Beni bıraktılar. Beni bıraktın. Soluk almak için güneşe çıktın.”

Vapur

Dudakların dudaklarıma mı değmişti, ellerin saçlarımda mı dinlenmişti, içimizden bir gemi mi hareket etmişti; bilmiyorum…

Saat kaçtı, günlerden neydi, biz ne zaman uyumuş uyanmıştık; hatırlamıyorum. Sen mi benim yanıma kıvrılmıştın yoksa ben mi sakallarına doğru sokulmuştum emin değilim.

Sadece ellerini hatırlatıyorum; benim ellerim üzerine düşen bazı parmaklarını.

Boğulmamışız gibi, buralardan kayıp akmamışız gibi.

İlk kez kar yağmış, hava çok soğumuş, boğazdan bir martı geçmiş, vapur sesini duymuşum ne fark eder.

Bu kadar çok şey oluyor. O kadar çok şey oluyor ki. Bu kadar çok şeyin içinde insan nasıl bu kadar az kalabiliyor…

Bir yastığın ortasına kıvrılmadıktan sonra, iki kat yorganda yok olmadıktan sonra, ayaklarımız açıkta kalarak sarılıp uyumadıktan sonra, koynunun arasına yerleşip yaşamadıktan sonra, ülkemden vatanımdan ayrı kaldıktan sonra, neylesek ne etsek zaid.