Kadife bir yol, aramızda.

Sanırım benim sorunum beyaz tenli olmamda. Başıma ne zaman kötü bir şey gelse ardında hep esmer kadınlar oluyor. Sanırım benim suçum tenimin çabucak kızarmasında, çillerimin oluşunda, saçlarımın uzunluğunda, kirpiklerimin dökülüşünde ya da.

Sanırım ben bu kadar beyazım diye çabuk leke tutuyorum; kapkara kadınların ne kadar günahı varsa benim üzerime siniyor lekesi. Sırf saçları daha koyu renk diye, en sevdiğim yaramı alabiliyor mesela biri,.

Esmer bir kadın olsaydım eğer, bu kadar sakin aşık olmazdım; kalamazdım sanırım. Direnmeyi farklı algılardım ya da; illa ele geçirmek olurdu sebebim.

Ama şimdi, unutmaya yüz tutmuş haldeyim, kendimden çok uzakta bir yerdeyim. Yaşamaya dair ne varsa unutmuş gibiyim. Direnmek en güzel yanımdı, ben artık direnmiyorum. Kimse için mücadele etmiyorum; solmuş gibiyim.

Uzun, kadifeden bir yol vardı. Ayaklarımız çıplak, canımız hiç yanmadan yürüdüğümüz uzun bir yol…

Ellerimiz arasında alışveriş ettiğimiz soluğumuzun yanı sıra sustuğumuz zamanlar vardı; anımsıyorum. Şimdi şimdi anlıyorum, hasretlik ne zor şeymiş ve şair ne kadar dertliymiş.
Zaman sandığımdan hızlı geçiyor neyse ki. Sanki avuçlarım arasında örüyorum sabahı ve geceyi.

Zaman sandığımdan yıkıcı geçiyor.

Şüphe herşeyden beter şeymiş lakin. Zamanın yanı sıra yaşamaya dair ne varsa yiyip bitiren bir şeymiş.
Bazen, neredeyse çoğu zaman aynı şeylerin tekrarına düşmüş olmaktan endişe ediyorum. Aynı izlerin peşine düşmüşüm, korkuyorum.

Bir süre için de olsa çoğu kara bulut dağılıyor, sakinleşiyorum. Ama vaktin geri kalanında aklımdan eksilmeyen şeyler doğuyor. Diyorum ya, aynı şeylerin tekrarına düşmekten korkuyorum, aynı acıların çoğalmasından…

İnsana dair en önemli his güvenmiş meğer. Çoğunu vazgeçmenin meşrulaştığı o ilk an yitirmiştim, şimdi geriye korkudan gayrı şey kalmadı. Bu kadar yorgun hissetmesem kendimi, belki anlatacağım…

Kandırmak en kolay eylemmiş aslında; hele de insanın kendi yansımasıyla oynadığı oyunda.

Olamadığım her şey için/ yüzünden üzülüyorum.

Advertisements

Medetim

Anam, babam, elim, kolum, oğlum, evladım, torunum, canım, kardeşim, ağabeyim, yüreğim.

Elimde yalnız fotoğrafın kaldı. Yalnız, bir başına ben seni beklerim. Ellerimin arasında senin ne kokun ne avucunun içi var, ben burada dinden imandan seni umarım, medetim.

Elimden tutanımdın evladım, şimdi kör kaldım, karanlıkta kaldım.

Vicdansız kaç kişi varsa hepsinin önündeyim, ayaktayım, çökmüş bedenim, ben sensizim, oğlum, canım.

 

Görsel

Üçüncü harf

 

 

Ay gibi patlıyordu kadının göğüsleri adamın geceden karanlık bedeninin üzerinde. Adamın dudakları üzerinde biriken her kelime, şimdi kadının belinde, saçlarında ve kuytuda kalmış fikirlerinin üzerinde, tıpkı parmakları gibi, o yolu izleyerek, ikisinin de bilmediği bir başka alemin içine doğru ilerliyordu; ses siz ce…

Yok olmaya yüz tutmuş ne varsa, yitip giden ne vardıysa, orada, o anda büyüyor, ikisinin bedenini koynuna alıyordu. Adamın vazgeçtiği her şey, aslında kadının sırtında, yaralarında duruyor, ölmeye durmuş her hatırasını canlandırıyordu; suskun, izliyordu.

Kadın, adamın nefesini her içine aldığında daha fazla bağlanmaktan ürkmüş, sırtını adamın karnına dayayarak uyuyor. Adam uykuya dalınca, kafasını kaldırıp adamın kirpiklerine dalıyor. İnsan hiç kirpiğe aşık olur mu? Tek tek her kirpiği seviyor, izliyor. İçtikleri ilk rakıyı anımsıyor, son çayı düşünüyor. Uzun uzun daldığı elleri geliyor aklına, emek ellerde başlar çünkü, adamın ellerini hiç unutamıyor. Bazı geceler, en yoksul gecelerinde adamın yüzü değil, elleri beliriyor gözlerinin içinde. Ellerinde biriken her anıyı özlüyor, yol boyu yürürken tutmadığı elinin her halini anımsıyor, yaralarını düşünüyor, aşınmış, yorgun halinin biriktiği ellerini düşlüyor.

Adamın parçalanmış her haline bakıyor kadın, yüreğinin en körpe yerinde sakladığı şeyleri görüyor adamın gözlerinde, susuyor, her şeyi biliyor adam, susuyor, her şeyi anlıyor kadın. Nar tanesi gibi çoğalıyor gece, sabahı erteliyor. Adam vazgeçiyor. Kadının gözlerine saklanıyor gökteki onca bulut, oradan bir yağmur akıyor; ince, sessiz. Kadın yoksul, kimsesiz. Adam kırılmış, parçalanmış sadece saklanıyor.

Adamın kirpiklerinin gölgesinde uykuya dalıyor kadın. Adam uykusunun en ağır yerinde, avucunun içinde yaşayan kadının her irkilmesine uyanıyor. En ağır anda, kadını kolları arasına almak için uyanıyor.

Karanlık bir odada, ikisine ait tek anda adam uykusunu kenara bırakıp kadını kollarının arasında yaşatıyor. Onca derin soluk, birbirlerinin bedenine gizleniyor. Saatler, dakikalar, bölük pörçük beden parçaları… Kirpiklerinin arasına hapsoluyor kadın, ellerinin içinde birikiyor, yaşıyor, uyanıyor.

Adamın kapkara bedeninde ay gibi patlıyor kadın, herkes uyurken, her şey yok olmuş duruyorken, adam kalmaktan çoktan vazgeçmişken kadın sarılıp uyanıyor yokluğa.

Vatanını kurmuş kadın adamın koynuna, uyuyor.

Bunca güne ve geceye rağmen, en güzel kelimeler adamın koynundayken, kadın kendine şair diyemeyen o adamı düşlerken uyanıyorlar uçsuz, ufuksuz bir zamana.

Kadın şimdi yapayalnız orta dünyada. Kimsesiz, kimseyi hiç bu kadar sevmemiş duruyor, uyuyor, susuyor yalnızca.

tumblr_m8iulhNQfP1qh47d2o1_500_large

Orta dünya

Ne yürüyorduysa sen ve ben arasında, gagasında bir parça ekmek kalmış ölü bir kuş gibi; kanadım… Ne kaldıysa sen ve ben arasında; uykusuzum.

Önümde uzayan yol gibisin, dipsiz, sonu olmayan ama illa ki aydınlık. Birbirimiz arasında bir orta dünya var; deniz hepsinden mavi, gökyüzü hep temiz.

Ellerinin arasında sakladığın bir şey var sanki; tenimin her katmanına ayırdığın, yumuşak, nefes gibi. Öptüğün tüm yerlerde biriken, yaşamayı katlanabilir kılan bir şey.

Sen uzadıkça bedenimde, senin yerine beni, benim yerime seni koyan, tek bedenin ağırlığında ikimizi var edebilen bir şey.

Gözlerinin etrafındaki çizgiler, benim sebep olduğum ve asla benim yüzümden belirmeyecek çizgiler gibi…

Kanadım.

Bir kadının bir adama tapması, bir adamın bir kadına sığınması, bir kadının bir adamın koynunda yaşaması, bir adamın bir kadının belinin kıvrımında soluklanması…

Kanadım.

Hem ölmek hem yaşamak gibi, avucunun arasında sakladığın camdan bir gül destesi, elleri ve kolları olmayan, dudakları kayıp, gözleri hep iri bir duygu hali. Ellerinin arasındaki benim sana dair biriktirdiğim, sakladığım, kıyamadığım her şeyin kendisi.

İnsan ömrü kaç yıla sığabilir, kaç gün içinde bir rüya bitebilir, güller günde kaç defa renk değiştirebilir?

 

379154_10150450799909912_1615127869_n

Fotoğraf: Burcu Çelik Dikmen

Mendili bohça

12 yaşındaydım tecavüze uğradığımda. Annemle babamın sesini duyuyordum. Annemin isteksizliğini, babamın zorlayışını. O zaman anlamamıştım, bilmiyordum. Şimdi anladım; babam annemi beceriyordu. Kapıya arkamı dönmüş, yorganın içine gömülüp uyumaya çalışıyordum. Biri tuvalete çıktı. Kapı sesinin ardından gelen ayak seslerini duydum, terliklerin yerde sürünen sesleri geliyordu. Kapı açıldı, kapandı. Dalların üzerine basarak işedi birisi; ayaktaydı. Alışkanlıkla içeriye girip terliklerini tekrar giydi. Uyumak üzereydim. Göz kapaklarımı açık tutamıyordum, saçlarımın örgüsü bozulmasın diye kafamı göğsüme eğerek uyuyordum, burnumun ucu soğuktan üşümesin diye ellerimi yüzüme kapatmış uyuyordum. Birinin yatağa sokulduğunu hissettim. Bazı geceler, babamın annemi dövdüğü geceler, anam gelip yanıma kıvrılır, azıcık ağlayıp uyurdu.

Birinin yatağa sokulduğunu hissettim; sonra tütün kokusu burnumdan ciğerime doldu. Sakalları yanağıma, saçlarıma değmeye başladı. Uyumak üzereydim, yabancılık çekmedim. Elleri bacaklarımdan yukarıya yürümeye başladı. 12 yaşındaydım, sabah olunca okula gidecektim. Belirmemiş göğüslerimi sıkmaya başladı. İrkildim. Tek hamlesiyle altına aldı bedenimi. Daha 40 kilo var ya da yoktum. Üzerimdeki adamı hep sardığı tütün kokusundan tanıyordum, yanağımı kesen sakallarından, elini öperken hissettiğim nasırlarından. Ağırlığı altında ezildikçe eziliyordum. Kıpırdayamadım; kilodumu yırtıp attı. Annemin sesini duyuyordum. Kıpırdayamadım, okulda öğrendiğim tekerlemelerden birini içimden söylemeye başladım.

Kuzu bin tepeme
Haydi gidelim
Hacı dedeme
Hacı dedem hasta
Mendili bohça
Kendisi hoca
Ali baksa dum dum
Sakalına kondum
Beş para buldum
Cebime koydum

Örgülerim dağılmıştı. Ayaklarımla hayalarına tekme atmaya çalıştım, gücüm onu devirmeye yetmedi, yumruk attı. Göz kapağım gözümün içine yapıştı. Tekerlemenin sözleri birbirine giriyordu. Hacı dedeme gidelim, Bin sırtıma, Mendili bohça… Teri terime bulaştı, kanım dizlerimin arasından akıp çarşafa akmaya başlayınca kalkıp gitti. Tekerlemenin sözleri birbirine karıştı.

 
Kendisi hoca
Beş para buldum
Ali baksa dum dum
Sakalına kondum

Sabah oldu, her sabah olduğu gibi bu sabahta dedemin tütün kokan ellerini öptüm. Mor bir tespih çevirerek dua okuyan dedemin ellerine sinen tütün kokusunu içime çektim.

12 yaşındaydım, sabah okula gidecektim, öğretmenin verdiği tokaları örgülerimin ucuna takacaktım.

Görsel

Alacanım

‘alacanım, şuramda sinsi bir sızı /gel öldüğümü farz et.’ M. Mungan

Alacanım, Mungan gibi seviyorum seni, tıpkı Mungan’ın dediği gibi. İkrar ederek, adım adım sayıp bağlamanın önüne eğilerek. Bir türkü dinler gibi, saçları birbirine dolanmış küçük bir kız gibi. Alacanım, memleketim gibi seviyorum seni. Koca dünya hepimizin memleketiymiş gibi. Tek tek tüm insanlar birleşip birbirimizin yoldaşı olmuşuz gibi.

Alacanım, beklemem de nedenli; çoğu zaman umut zaferden daha değerli olduğu için, çoğu zaman gözlerimin önünde upuzun bir yol gibi belirdiğin için bekledim seni.