Julia

Julia sen, yaklaşık bundan milyon yıl evvel,

ananın rahminde büyürken,

sevdiğimiz tüm şairler yataklarında öldüler.

bence tüm şiirlerini bilhassa sen ve ben için çizdiler.

kağıt mesela senin için keşfedilmiş olmalı, kalemse benim için.

Julia, bence biz ikimiz ya da bilhassa sen

bu koca alemde bir çiçek gibi solmamalısın.

günler ne kadar çoksa,

senin ömrün de o kadar aydınlık olmalı.

yani bu nedenle julia, sen illaki güneşe tapmalı ve

sevmenin has alini anlamalısın.

Julia, büyüyoruz diye değil, başka bir sebep olmalı aklımızı yitirten.

onca aşk nereye gider?

julia, sanırım biz şairlere ve kelimelere bu kadar aşık olmasaydık,

bir güzel yaşardık her günün ilk baharını.

sen bir adamın avuçlarında büyümeyi göze alarak,

bense bir adamın beni göze almasını umarak değil yani.

böyle yaşayarak.

Julia, bence biz ya da sen,

yani muhakkak ikimiz, güneşten vazgeçmeyelim derim.

Başkalarına sığınmayı da kabullenelim. Düşmek en güzel kusurumuz olsun, satırları hep birbirine değdirelim.

20130201-013912.jpg

Düşüyorum

1 2 3 düşüyorum. 1.2.3. düşüyorum.
Acının, kederin yani kayba değen ne varsa hepsinin bu kadar belirgin olup, yaşamımın her anını ele geçirebileceğini hiç düşünmemiştim. İnsan geçmişini anımsar ama geleceğini hatırlamaz. Dudaklarımızın üzerinde bir çizgi gibi belirir geçmiş, geleceğe dair hiçbir şey taşımaz. Seçim yapılmadıkça her iki ihtimal de sonsuza dek sürer ve burnum durmadan kanar. Kanımın içinde ne var bilmiyorum ama olan bitenin üzerini içinde uyuduğumuz çarşafa benzer bir şeyle kapatmaya çalıştıkça, alışmak oyunun içine dalmaya uğraştıkça bir yerlerim kanıyor, yaralarım artıyor.

Hayatta hiçbir şey ben iyiyim oyunu kadar nankör değildir biliniz. Zira göz bebekleriniz sizi ele verir ya da kalbinizin sessiz atışına gider kulağınız oradanda kollarında uyuduğunuz adamın güzelliğinde asılı kalırsınız. Oyun bozulur, ele verirsiniz her şeyi. O sırada kahkahaya sığınmak en güvenli yoldur, unutmayınız.

Yalnız uyumak zorunda olduğunuz için ağlarsınız bazen. Ömrünüze girecek bir başkası yüzünden şimdiden aldatmış gibi hissedersiniz kendinizi. Kalbiniz sıkışır. Güneş gider. Dua etmek yetmez. Aynı koku olmadan yaşamaya dayanmaya çalışırsınız. Gece başlar. Yine uyuyamazsınız.

1 2 3 düşüyorum. Bedenim yara içinde. Kan dediğin sıcacık bir yalnızlık. Çaresizlik rezil, bizler hep kimsesiz.

Öğle yürüyüşü

tumblr_m5fjrowxnY1qhd629o1_r1_500

Nasılım biliyor musun? Çok uzun bir yolda yürür gibiyim. Başımı ara sıra yukarıya kaldırıp bulutların ardına gizlenen güneşle bakışıyor gibiyim. Hiç konuşmadan, çok uzun bir yolu, tek başıma yürüyor gibiyim; kabullenerek.

Nasılım biliyor musun? Düne göre çok daha iyiyim. Çoğu şeyi yeniden öğrenmek zorunda kalsam da, senin vicdan azabını ben taşıyacak olsam da düne göre çok daha iyiyim.

Belki yalnız ölmem kim bilir belki de yoksunluğunu çektiğim için delirmem.

Nasılım biliyor musun? Hava güzel, ben ellerimde bir deste nergisle uzun bir yolu güneşin ışıklarını ayaklarımın altında ezerek yürüyor gibiyim. Karanlığın ortasında durmuş, aydınlık bir haldeymişim gibi kendimi kandırmayı iş edinmiş vaziyetteyim.

İyiyim, düne göre çok daha iyiyim. Nitekim her gün kendini kandırmaya alışmışlıkla başladığından daha iyiyim.

Nasılım bilmiyorum. Aklımda bir sürü dua var ama dualar olmadan buluşamayacak kadar aciziz diye küfrediyorum.

Baharda yeniden gelmek

https://soundcloud.com/kaanbosnak/hatas-z-kul

Bugün sevgilimle barıştım, Barış Bıçakçı’ya döndüm. Biraz kırgındı bana. Şöyle kafasını yana devirip gözlerini kaçırdı önce, sonra soluğundan öptüm onu, bir güzel bakıştık, kokladım. Sonra da ‘Baharda yeniden gelmek’ten bahsetti uzun uzun. Arkadaşı Mahir’den bahsetti. O gece ne kadar çok içtiğini, taşları yerine oturtmaya çalıştığını ve gece yarısı baktığı gökyüzünde gördüğü yıldızları anlattı. Sonra sigara içmek istedi, bahçeye çıktık. Hava güzeldi, ince bir ceket yetti.

‘Bir kadın vardı’ dedi; içim cız etti. Başkası vardı, unutmuştu demek beni. Gözlerimdeki yansımalardan anlamış olacak ki; gözünün ucunu uzaklardan alıp bana çevirdi ve kıvrak bir gülümsemeyle, ‘Öyle değil, hemen yanlış anlama’ dedi. Gülümsedim. Nefesimden tuttu beni ve başladı anlatmaya. Her gün ağlıyormuş kadın, henüz çok gençmiş, bana benzetmiş. ‘Bizi izliyor’ dedi, ‘pencereden hep bize bakıyor gibi, öylece duruyor sanki’ dedi.

Birdenbire gözlerini bana çevirdi, yedi kat tenimi aşıp içimde bir yere oturdu ve ‘onun hikayesini sen yazmalısın’ dedi: ‘Artık yazmaya yeniden başlamalısın, vakti geldi.’

Durdum, bileğimden öptü beni. Kitabı kapatıp saçlarımı açtım, yatağa uzandım. Sonra, yazmaya başladım.

Görsel

ikimiz bir fidanın güller açan dalıydık

bundan böyle salt kendime yazacağım.

kimse beni tanımasın ne olur, çıkıp gitsin herkes. çok pişmanım etrafımı bunca doldurduğum için. yalnız kalacağım. yalnızlık en güzel avuntusudur aslında insanın. haksızlık etmeyeceğim daha fazla.

uyuşuyorum sanki.

önümde iki seçenek var sanki. ya bu acıyı seçeceğim ya da terk edeceğim. sevmeyi seçiyorum ben yine. sevmek benim yapabileceğim en güzel şey. yıkıp parçalanan her şeyin üstesinden böyle gelebilirim çünkü inatçıyım, çünkü mevsimlerden güz, çünkü cemal süreya en çok senin sesinde güzel.

ne vakte kadar sürer bilmiyorum. gereksiz ne varsa ömrümden çıkaracağım. yorgunum.

işler yolunda gitmiyor zaten, üşüyorum her gece. senin gündüzünü ısıtamıyorum, bu kadar elim kolum bağlıyken tahammül edemiyorum işte yaşamın düzenine.

gideceğim nasılsa. gün gelecek bedenimin her zerresinden çok uzağa düşeceğim, umarım oram buram kırılacak, çok daha fazla acı çekip şu günleri ancak böyle unutacağım, belki de hakikaten öleceğim.

ölmek sanıldığı kadar yitirici değil aslında. tahammülle alakalı çok sıradan bir şey ve nedense şu sıralar inanılmaz güzel.

herkes gidiyor zaten.

tarif edemiyorum ki bu acıyı. üzerime bir kamyon taş dökülmüş gibi, gömülmüşüm gibi, nefes almaya çalışıp taşları kazıdıkça orama burama çarpıp kanatıyor gibi, soluğumu tıkıyor gibi, ben farkındayken canımı alıyor gibi, korkarak ölüyorum gibi.

dayanacağım. ne yapayım başka. yerlere atsam ben de kendimi, bağırsam falan. ah dünya, gel de nefret etme hemcinslerinden, kendinden, aynadan ve külotlu çoraplardan.

neşat baba ne güzel diyor hani; doluyor rakı kadehi de onunla.

Sözüm yok şu benden gırıldığına 
Gidip başka dala sarıldığına 
Göynüm inanmıyor ayrıldığına 

Gözyaşım sel oldu zehirim sensin 
Evvelim sen oldun,ahirim sensin

yalındım, gündüz gibi. içimde senden ve benden başka kimse yoktu. şimdi bana sus diyorsun, git diyorsun, kocaman oluyor gözlerin, sesin buz gibi, bekleme diyorsun.

buradan gidebilseydim keşke o an. ömrüm o an soldu galiba, emin değilim.

kendime dair ne varsa yırtıp atıyorum içimden. kimsem yok biliyor musun?

aileme dönmüştüm, yaşadıklarımın altında ezilince, yalnızlığa düşünce aileme dönmüştüm. ailem yok. gidecek bir evim var zannediyordum. gidecek kimsem yok.

beni tanımıyor hiçbiri. asıl benin kim olduğunu bilmiyorlar. onların sevdiği evlat, kardeş olduğum sürece bir odam var.

sabahları uyanmak istemiyorum. yataktan hiç çıkmıyorum bazen. kapatıyorum gözlerimi. rezil çünkü burada yaşam. bana ait, bana dair hiçbir şey yok burada, bu alemde, bu karmaşada.

anamın dizinin dibi benim değil, babamın kolları bana kapalı, ablamın sözleri bıçak. bir kız çocuğu var. sustuğu, güldüğü, pasif yaşadığı sürece evlat sayılan.

kimsem yok.

şimdi de sen dedin, olamazdık diye. o halde diyorum ben yokum. ben kimse için var olamamışım, var edilecek şeyler yaratacak kadar güzel değilmişim meğer. ben meğer yokuş aşağı tökezliyormuşum.

beni tanıyan kimse yokmuş meğer, şimdi daha iyi anlıyorum. sanırım bunu söylediğin an soldum ben. yapamazdık dediğin o kısacak an.

demek ki dedim, beni tanımamışsın. tanıdığını söylediğin o sayısız anları anımsadım. demek ki, sen de görmemişsin. öyle değil diyorum kendime. o halde neden yapamazdık. benim için söylediğin onca söz, benim söyleyemediğim şeyler, beni nasıl bana anlattığın gözümün önündeyken yani.

demek ki vazgeçtin.

demek ki sen de beni görmedin.

ağlamak da bizdendir. o nedenle de ben ağlamaya devam edeceğim. üzgün değilim. ağlamak ne güzeldir. üzgünüm, ağlamak çaresizliktir.

bir yol bulmaya çalıştım ben, kendimce buldum da ama tek taraflı uyunmazki canım. illa karın ister, koku ister, can ister, nefes ister.

nefes bile senin tenindeyken güzel.

acı çekmek katlanılmaz şey. bir koyversem karşıki dağların hepsini yıkacağım, bağır çağır tüm şehri yakacağım ya da canı, cananı savurup kurtulacağım.

bilmiyorum, kararsızım.

şu on sene tez geçse, ölecek miyiz kalacak mıyız bi öğrensek. aynı evin içinde kahve köpürtsek, çay demlesek.

yakıştırdığın şeyler çıkmıyor aklımdan ama ben sana kırılamıyorum. insan sevdiğine gücenemezmiş çünkü. ben senin kokunu duyumsuyorken sana kıyamıyorum, affet.

yenilmek seninle güzel, kazanmak gereksiz, umut herşeyden değerli ve yaşamak inanılmaz.

canımdan olmak istiyorum, yorgunum. damarlarım öyle tıkanmışki, pislik dışarıya akmıyor, hep içimde.

kurtulmaya çalışıyorum. olmuyor. geçmişte olanların hepsi peşimde. pırıl pırıl idin sen, beni de büyüttün, temizledin, düzelttin. sığınmıştım sana, sıcacık koynuna.

daha şanslı doğduğumu zannederdim hep. etrafımda onca insan var ve hepsine gülüyor numarası yapıyorsam eğer, kimsem yoktur demektir bu, başka şey değil.

sen beni sevdiğinden beri daha güzelim.

sen gittiğinden beriyse daha çirkin.

hayat ne garip saçmalık. insan hep tahammül ederek geçiriyor günlerini. bitsin diyor ama ölmekten korkuyor. güleyim diyor ağlayanlara özeniyor, ağladıkça gülümsemeyi özlüyor. yalnızım deyip dolduruyor köşesini bucağını sonra kalabalıklar içinde yalnızım klişesinin en asil üyesi oluyor.

hayat ne garip. aşık olmaktan daha güzel şeyler olduğunu öğretiyor. tutkudan daha fazlasının mümkün olduğunu, mantığın zarar ziyandan uzak tuttuğunu falan. ama sonra, aşkın pençesinde kıvranırken buluyor kendini.

her gün içkiye tövbe edip bir kadeh parlatarak bitiriyor günü.

her gün bitti deyip, her an yeniden özletiyor sevdiğin adamı.

hayat ne kadar zalım ve kahpe. kadınlar ne kadar alçak ve erkekler hep vicdanlı.

erkekler ne kadar korkak ve kadınlar ne kadar aşık.

Üzerimize olmayanlar

yanılmıyorsam dün sabahtı. dün sabah, gün henüz doğmaya yüz tutmamışken ben senin kollarında uyanmıştım. yüzün saçlarıma yaslanmış, nefesin oradan akıyordu boğazıma.

 

yanılmıyorsam dün sabah ilk kez dolanmıştın saçlarıma ya da ekim’den bir gün müydü anımsamıyorum, önemi yok.

zaman ne kadar geçmiş, biz ne kadar eskimişiz hatırlayamıyorum. zihnimin bir kısmını iki gün önceki az öncelerden birinde yitirdim. bir kuş kanat çırpıyordu sanırım ya da üzerimizde yırtık bir çarşaf vardı. bilmiyorum. birbirine çarpan biz miydik yoksa diğerleri mi gelip beni yıkmaya başlamıştı emin değilim.

diyorum ya, anımsamıyorum, bilmiyorum, önemi de yok.

aylardan hangisindeyiz şimdi? sanırım vakit karanlıktı. karşılıklı iki kıyıdaydık. Nazım’ın dediği gibiyken yani aynı dalda sallanırken işte önce sen düştün yere sonra ben düştüm, düşürdüler.

unuttum yine. diyorum ya anımsamıyorum, önemi de yok.

bildiğim çoğu şeyi unutmuş olmam yaşananlardan gayrı değil ama olsun, yeniden öğreneceğim.

saat kaçtı, sen ne zaman uyanmıştın, saçlarımı elinin tersiyle hangi gün itmiştin anımsamıyorum.

diyorum ya önemi de yok.

yaklaşık bin yıldan evvel ben bu derdin ahvalindeyim, o nedenle de anımsamıyorum gün hangi gündü, geçmiş kime aitti, ikimizden biri ne zaman gitmişti.

önemi yok.

Görsel

 

Beyaz kuş

Yüreğiniz solmuş, vicdanınız kurumuş. Bembeyaz bir kuş uçtu aramızdan, elleriniz taşlaşmış.

Kapının önünde bir sağa bir sola bakıp kararsız kalmış sonra tam tersi yolu seçmiş. Bilir ya da bilmez gibi. Yürümüş, memleketin en işlek caddelerinden birine doğru yürümüş, yazısına doğru eğilmiş aklı, memleketin en işlek caddesine varmış ayakları, tabanı yırtık.

Köyden mi gelmiş, anası babası neredeymiş, kardeşleriyle aç yatmış sokaklarda, çoğusu bilmez, ırkı başka diye çok dillenmiş, iteklenmiş.

Tabanı yırtık yatıvermiş caddenin ortasında. Çocukları, torunları, biricik sevgilisi evde, habersiz mutlaka.

Bir kurşun tanesi, belki gözyaşından daha yavaş belki düşüncelerin hepsinden daha hızlı saplanmış, yığılmış, ayakkabısının teki delik, oracıkta ufalanmış.

Yitip gitmiş soluğu, kurumuş.

6 sene olmuş, kocaman kalabalıklar doğmuş nafile. Örgüt dediğin devletin ta kendisi, ‘piç’ denilenler Ermeniler değil, milliyetçilerin hepsi.

Ahparig yiteli tam 6 sene olmuş. Benim canlarım biri gideli, bunca yıl olmuş.

Bu sene sessiz olmanın ağırlığı taşınmıyor, ahpariğin yokluğu katlanılmıyor.

Öyle işte

Beni bırakma desem, yine koynunda uyutsan. Yani bir şansımız varsa eğer ve sevmek zannettiğin kadar kederli değilse madem, beni bırakmasan. Güneşe çıksak beraber, soluğumuz ortak olsa, bölüşsek. Geçmişe sığınmasan, ölmesek, yaşasak, birlikte gitsek, birlikte kalsak. Yorgunum, susuzum, uykusuzum. Gelsen, koluna girsem, elimden tutsan, yürüsek, balık ekmek yesek falan sonra bir çay ocağında gazete karıştırsak ya da öğle rakısı içsek. Öğleyin rakı içmeyi pek severim. Hava sıcak olsa, içimiz kavrulsa, uzansak anadan doğma, hani bırakmamış olsan beni, ellerim senin olsa, ellerin benim olsa, ben senin olsam, sen benim olsan.

Birlikte çözsek, mesele neyse birlikte halletsek, cesur olsan, korkmasan, bir yol bulsak, gitmesen, beni bırakmasan…

Karanlık masa

Karanlık bir oda, odanın içinde tahta bir masa. İçerisi nemli, rutubet kokuyor. Elleri dizlerinin üzerinde, başı yere eğilmiş bir kadın, masanın yanındaki tahta taburede oturuyor. Ondan başka kimse yok. Korkmuyor, yalnızlıktan korkmuyor. Bedeni beyaz, saçları uzun, kirpikleri kıvrık bir kadın. Elleri ufacık, dizlerinin üzerinde duruyor. Konuşmuyor, odada salt onun nefes alış verişleri. Ara sıra hızlanarak devam ediyor soluk almaya. Boğazında kocaman bir yumruk, göğüs kafesine vuruyor. Karnına kocaman bir tekme yemiş gibi sırtı kambur oturuyor. Güçsüzlük ne beter şey, ayakları sızlıyor.

Odada tek başına oturan kadın sürekli kendisiyle konuşuyor. Bazen bir çığlık sesi taşıyor dışarıya bazen ağladığını duyanlar oluyor.

Dönüp dolaşan, bedenini kanırtan, yumruklarla boğuşturan şeylerden bahsediyor. Aklı uyuşmuş gibi, dışarıdan gelen sesleri uzundur işitmiyor.

Aklında yaşayan hep aynı soru, hep bambaşka yanıtlar.

Vazgeçilmek de varmış çünkü kaderde. Peki ama niye?