Yılbaşı

Benim sülalemde kimse hangi gün doğduğunu bilmez. O nedenle de doğum günleri ya yılın son günüdür ya da ilk. 

Hatta anamın da babamın da hangi yıl doğdukları meçhul. Darbelerden yola çıkarak hesaplarlar ama hiçbir zaman aynı sonuca ulaşmayız. 

Teyzelerimden biri, ölmüş ablalarından birinin kimliğini kullanır hala. Adı bile hazırmış doğduğunda. 

Buğdaylarla alakalı bir şeyler mırıldanarak hatırlıyor hepsi de ilk çocukluk yıllarını. İlk anılarda hep taş toprak ve patos var. Patosa giderken olanlar, patostan dönünce yenilenler. Eve dönerken topladıkları mantar ve sobanın yanına oturup pekmez dökerek yedikleri bembeyaz kar. 

Hepsi de aynı anılardan bahsediyorlar. Sanki birden çok kişi değil, hepsi tek bir çocuğun anılarını anlatıyor.

Sonra köyden şehre göç. İşte o sırada değişiyor anılar. Hepsi başka memleketlere başka sebeplerle dağılıyorlar. 

Dönecekleri bir yer olmadan. 

 

http://www.youtube.com/watch?v=ZToa2BsqFi0

 

Dicemidin

Benim anam da babam da Kürt. Dersim’li. Eskiden kocaman olan Dersim bölgesinin şimdi küçücük kalmış Dersim’i yani, anamın, babamın geçmişini silen vicdanın demesiyle Tunceli’si, benim memleketim. Orada doğmadığım ve büyümediğim için asla aidiyet duygusunun zerresini tadamayacağım memleketim.

Küçükken, dört kardeşimin dördü de evimizdeyken, elektrikler kesildiğinde babamın burnunun dibine oturup öğrendiğim iki kelime Kürtçe’den başkasını bilmediğim dilim gibi uzaktaki memleketim…

Evim.

Şimdiyse, arada kalmışlığın gövdesinde oturup izliyorum fikirlerimin kayboluşunu.

Küçükken, çok küçükken gittiğim, kavrulmuş sıcağın ortasında su taşıdığım köy yolundaki anılardan başka hiçbir hatıraya sahip olmadığım için utanıp sıkılarak söylüyorum her defa Kürt, Alevi ve Dersimli olduğumu. Berbat bir yozlaşmanın ortasında, batının edebiyatına, türküsüne, gözlerine tutunarak seviyorum memleketimi. Ve utanıyorum en çok. Eskiden doldurduğum satırları, şimdi hiç yazmıyorum diye, nenemin dilini anlamıyorum diye, babam bile vazgeçtti diye.

Nenemin evinin önündeki ağacı, ağacın altından geçtiği söylenen beyaz eşşeğin cinlerini, dizlerimin üstünde çömelerek tezeklerden tabak yaptığım evcilik oyununu, sahip olduğum tek memleket anılarının beni böyle yazıya, yazmanın bu dört duvar arası sonsuzluğuna ittiğini şimdilerde anlayıp borç ödemek isteyerek anımsıyorum hepsini.

dönmek istiyorum. nenemin eviyle dut ağacı arasındaki yoldan başka yolunu, yerini bilmediğim evime dönmek istiyorum.

gidemiyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=BZXdVh8lRxs

eve varmak

ayakkabılarının içine giydiği kat kat çorap, anasının geçen sene kalın yünden ördüğü patik bile ıslanmıştı. ellerini ağzında, burnunu kapatmış, adımlarını açabildiği kadar büyük açarak eve gidiyordu.  sırtında, içinde kendisinden sonra kardeşi de kullanacağı için karalamadan kullandığı okul kitapları ve sayfalarının ucu birbirine karışmış biri çizgili biri kareli iki tane küçük boy defteriyle ağırlaşmış, geçen sene başka şehirlerden gelen eski sırt çantasını taşıyarak yürümeye çalışıyordu.

kar kalındı. her adımında daha çok batıyordu. her defa daha yükseğe kaldırıyordu ayağını. yorulmuştu.

camii’ye varana kadar iyiydi de ondan sonrası kötüydü işte. camii’ye kadar birlikte geldiği arkadaşları evlerine dağılıyor, o tek başına kalan yolu yürüyordu. evleri, köye en uzak olan evlerdendi. zamanında anası babasına kaçınca, dedesi köyde barındırmamış ikisini de. anası gebeymiş. babası kızını reddetmiş. vuracakmış aslında, töre öyleymiş. babası, yani aslında anasının amcasının oğlu vuracakmış anasını ama yapamamış. çok sevmiş anasını, kıyamamış. vurmaya götüreceğim diye çıktıkları köye nikahlı dönmüşler. dedesi kabullenememiş elbet. istememiş ikisini de köyde. bunlar da, başka yer iz bilmediklerinden köyün en uzağına kurmuşlar evlerini. gel zaman git zaman köylü kabullenmiş ama dedesi hala ne anasını ne de babasını istemiyormuş. bayramdan bayrama gittiği baba evinden de ağlayarak dönüyormuş anası hala.

parmak uçları sızlamaya başladı o sırada. ağzına alıp ıslattı biraz, daha fena oldu. az kalmıştı ama yürüyecek dermanı da tükenmişti artık. sobanın sıcaklığı geçti içinden, ürperdi. birden hızlanmak istedi ama kara saplanmaktan başka işe yaramadı. çekemiyordu sol ayağını. sağ ayağı önde sol ayağı arkada kara saplanmış, hareket edemiyordu. önce panikledi, korktu. sonra babasının anlattıkları geldi aklına. ayağını kıpırdatıp saplandığı yeri genişletmeye başladı. çukur genişledikçe bacakları birbirinden ayrılmaya başladı. sırt çantasını çıkarttı. öndeki ayağını geriye geridekini de öne doğru ittirmeye çalıştı. çok zordu çünkü boyu diğerlerine göre daha kısaydı. “anama bağırsam sesimi duyar mı?” diye düşündü:

anaaaaaaaa anaaaaaaaa

birkaç kez bağırdı, o bağırdıkça sesi büyüdü, yankılandı sonra da yavaş yavaş azaldı.

daha çok yol vardı eve kadar. anası aşağıdaki yolda bile olsa sesini duyamazdı.

olduğu yere oturmak istedi ama oturursa kalkamazdı. çantasının ucundan tutup kendini çekmeyi denedi. arkadaki ayağı çıkıyordu biraz. daha fazla uğraştı ama çok yorgundu, acıkmıştı,  ayakları o kadar çok ıslanmıştı ki sert bir acıdan başka bir şey hissetmiyordu.

çıkardı çıkmasına ama bir gayret güç lazımdı. hali yoktu. eve gidip sobanın dibinde uyumak istiyordu sadece. bir de ekmeğin üstüne kuru biber koyup yemek. karnı guruldadı. yerden kar alıp çiğnedi biraz. susuzluğu gitti.

ayaklarını oynatmaya devam etti. arka ayağı iyice yaklaşmıştı artık. kaldırmayı denedi, olmadı. ıslak çorapları donmaya başlamış, ağırlaşmıştı. kıpkırmızı olmuş elleriyle karın içine girip kaldırmaya çalıştı ayağını. olmak üzereydi. elleri sızlıyordu. dayanamadı bıraktı ama işe yaramıştı.  ayağını çıkarabilecek gibiydi. bir güçle kaldırdı arkadaki ayağını karın üzerine uzattı, bu defa basmadı. şimdi oturup diğer ayağını kazıyacaktı yerden.

oturmasıyla kara saplanması bir oldu. çabuk çabuk küredi diğer ayağının saplandığı yeri. önünü iyice açmıştı. şimdi çok derin olmayan bir yere basıp kalkması gerekiyordu. önce sırt çantasını aldı sırtına sonra ağırlığını öne verip kalkmaya çalıştı yerden. hızlanmaya çalışarak devam etti. ayakları ağırlaşmış elleri acıyordu. az kaldı dedi.

az kaldı.

evde tüten sobanın dumanını  düşündü. sobaya attığı kağıdın nasıl tutuştuğunu hayal etti. kara saplanmasaydı birazdan evdeydi. anası kapının önünde soymaya başlayacak, ellerini koynuna alıp ısıtacaktı. sobanın önünde donuna kadar çıkartıp sıcacık ettiği pijamalarını giydirecekti. sonra eline biraz yağ sürecekti, kanayan yerleri silecekti. kuru biber koyup verecekti ekmeğin içinde. sobadaki ateş çııtırdarken uyuyacaktı biraz. babası gelene kadar. sonra ödevlerini yapacak, annesinin sobanın yanına serdiği döşeğin içinde uyuyakalacaktı.

ImageImage

tumblr_mghdsi5X271rebyxvo1_250 Van’da-Konteynırda-Kar-Altında-Kalan-Depremzedeler-Yaşam-İçin-Direniyor

kendime not

gökyüzünün üzerinden dökülüyor parça parça,

bulutlar.

iki gözüm, ciğerim, bilir misin umudun tükenip yerini dipsiz bucaksız bir sakinliğe bıraktığı o yeri? gittin mi hiç?

hiç tanımadığın, bilmediğin bir yerdesindir. etrafın alabildiğine boş, beyaz ve ışıksız. güzel bir şeymiş gibi gelir önce sana ama bilmezsin, az evvel bıraktığın fırtınanın gürültüsünden daha keskindir bu sessizlik. korkmaya başlarsın.

geriye tek duygu kalmamıştır aslanım. yürümek istersin ya mecalin yok, kalırsın. oturmuş dizlerinin üstüne, bir allah’ın kulu için yani bir ufacık his kırıntısı için beklersin de beklersin.

nihayetinde çaban boşunadır, üzülme, yakında anlayacaksın.

geride bıraktıkların için dahi hayıflanacak bir sitemin yoktur artık. gelecek mutlulukların tadı kaçmış; en sevdiğin rengi unutmuşsundur. ya da unutacaksın.

yakındır.

umutsuzluğun içini nasıl kıydığını anımsıyor musun? küfürlerini, ağlamalarını?

artık hiçbiri yok yiğidim. burada tek başınasın. kimse için beklentinin olmadığı, eyvallahını çoktan ettiğin yerin bile milyonlarca kilometre uzağındasın.

çok mu şey istedim, çok mu bekledim, çok mu emek verdim diye kendini hırpalamak ancak halini hatırlatır. yaptıklarının değeri artık yok.

belki de hiç olmadı güzelim. cahilsin. anlamadın.

sevmeler boşuna mıydı, elinde elini bekletmeler, gözünün içindeki hasret bilmiyorum. henüz bilemeyeceksin de, acele etme.

ama şurası baki artık canım; bekleme. kimseden bir damla metanet, özveri bekleme.

yalvar yakan gelen sevgiye artık boyun eğme.

bıçkın delikanlı

http://www.youtube.com/watch?v=OZpmWbcm1WA

üç kuruş borcum var bakkala. her gün önünden geçerken kafamı eğiyorum. utançtan mı yoksa adamla uğraşmaktan kaçtığımdan mı bilmiyorum. ama eminim; arkamdan iyi küfrediyor namussuz. hatta bzen kendi kendimi  o kadar sinirlendiriyorum ki arkamdan konuşup konuşmadığını bilmediğim adamın suratına bir tane çakmamak için hızlanıp, ama adımlarımı sertçe yere vurarak, geçiyorum dükkanın önünden. ben yürüdükçe toprak kalkıyor arkamdan. akşama dek inmiyor o toprak yere. lastik top oynayan çocukların üstüne yapışıyor, evcilik oynayan kızların eteklerini kirletiyor. sonra, akşam olunca, anneleri evde bir güzel dövüyor o çocukları; ‘bıktım senin pisliğinden!’

oğlanlardan biri dayak yemekten bıkmış olacak ki bugün top oynamak yerine etraftan topladıkları dallardan yaptıkları kalenin dibine çömelmiş, elinde bir avuç çekirdek, arkadaşlarını izliyor. bir yandan anasının siniri kaç güne geçer diye hesaplıyor bir yandan da ‘ah lan ben oynasaydım o gol kaçar mıydı’ diye mırıl mırıl söyleniyor yanındaki kaleciye.

kalecinin onu taktığı yok; kafayı takmış en az 3 maç  gol yemeyecek! bir de şu yanındaki sussa, kafasını karıştırmasa! Neyse; aldığı pozisyonu bozmadan topu bekliyor. o sırada mahallenin en bıçkın delikanlısı, abilerin abisi İbo geliyor durağın ordan. oyundaki tüm çocuklar maçı bırakıp İbo abilerinin yanına koşuyorlar; ‘abi hoşgeldin, ne kadar kalacan?’ ‘ abi bizle oynasana!’ ‘İbo abi hani çalım atmayı gösterecektin bana?!’

İbo hafif kırık gülümsüyor hepsine, ‘sonra lan’ diyor, ‘gidip bi karnımı doyurayım’ diyip kaçıyor aralarından. yüzü asılıyor yine. sırt çantasını tek omuza indirip sağ eliyle kavrıyor kulbun omuzda olan kısmını. sırtı ağrımış, geriniyor. şu iki adım yol ne büyüdü gözünde. ev sıcaktır şimdi ama tadı yok. canı bir büyük rakı çekiyor bir de sigara. cebini yokluyor, kalmamış. bakkala uğramak lazım. ‘öff, kim çekecek şimdi bu herifin şikayetlerini’ diye geçiyor içinden; yine de gidiyor.

‘naber abi, bi paket Samsun versene.’

‘oo İbo, napıyon oğlum. Bir sen adam çıktın ha. Bak millet yazdırıp yazdırıp gidiyor.’

Bakkalcının sazı eline almasına izin vermiyor İbo, hemen atılıyor; ‘oldu o zaman, hadi kolay gele!’

tam kapıya yönelmişken tek omzuna aldığı çantasının sarkan ucu sakız kutularını devirince mecbur eğilip toparlıyor dağılan sakızları; ‘Hassiktir! susmaz şimdi’ diye söyleniyor içinden.

‘abi kusura bakma ya, dalgınlık’ diye kem küm edecekken dükkana giren yeni müşteri/ kurban sayesinde kurtulup fırlıyor dışarıya.

rahatlamayla karışık acayip bir gülümseme yayılmış suratına: ‘iyi yırttık ha!’

sonra, İbo, ömrünün en minik detayını bile gözlemleyen ibo az evvel yaşadığı sevinmenin un ufak haline şaşırarak; ezbere yürüdüğü ev yolunda kafasını yere eğip, omuzları dik, başlıyor meseleyi evirip çevirmeye. takıyor işte kafayı. takıyor da bulamıyor: ‘sevincin en ufak hali ne olur ki lan’, ‘sıçtık; bu gece de uyku yok!’

‘büyüğü neydi ki ufağı ne olacak. sevincin ilk hali ne peki?’ ‘sevmek neci o halde?’ ‘ insan en çok neyi sever?’ ‘hangi nesneden vazgeçer?’

yemeğini yemiş odasına girerken kafasında hala bu sorular. ‘ulan cevap bulamayacak mıyız acaba?’

aydınlanan ışığın ortasında patlayan ezan sesiyle ayıkıyor İbo. Kıstırıldığı kafesten yukarıya bakıyor. Kafası yerli yerine geliyor. Sorduğu soruların daha karmaşıklarına geçmiş, kimi sevdiğini bulmaya uğraşırken bulmuştu işte cevabı. Kimi sevdiğinin cevabını.

Bakkaldan çıktığındaki gibi bir gülümsemeyle çekiyor sigarasının son fırtını. şu düşünme işini iyi zamana dek getiriyorum diye kutluyor kendini: ‘sigaranın son fırtında bulduk cevabı be!’

Yatıp uyumak için yatağa giriyor. Hayalinde dere sesleri.  Memlekete bi gidip gelmeli diye geçiriyor içinden. gözleri kapanıyor. dere seslerinin yanına anason kokusu bir de çay tadı ekleniyor. damağı şen, içi rahat, yatağı sıcacık. kapanıyor gözleri…

Image

umut – hévi kirin

https://www.youtube.com/watch?v=VYCOg-yglNM

sevgilim, güzel çocuğum,

bilmediğin bir şeyden bahsetmeyeceğim şimdi. birbirimize hep mırıldandığımız şarkılardan birini anlatacağım sadece.

canım çekti çünkü. canım seninle olmak çekti diye.

yolda yürümeye başlarken, daha o ilk adımında sağ elini, avucun bana dönük, aramızda hafifçe havaya kaldırıp sol elimi bekleyişini, o minicik anımızın sonsuzluğunu çekti canım.

böyle basit, ufacık şeylerimizi.

göğsünde uykuya daldığım, bazen saçlarım senin gövdenin altında kalmış uyanmayı, burnumun ucundan öpüp tekrar uykuya bıraktığın bir sabaha karşısında olmayı istediğim gibi.

sevgilim, umut bizim avcumuzun içi, benim kirpiklerimin gölgesi, senin dudaklarının kenarı. umut ikimizin herşeyi. bir kısacık gün gibi değil, yağmurun cama her değişindeki ses gibi.

gözlerim kapalıyken seni sevmem gibi, kollarının uzaktayken beni sarması gibi, ayaklarının ayaklarımı ısıtması, mırıldandığın dersim türküsü gibi…

umut bizim ahımız, bahtımız, kederimiz, sevincimiz çünkü.

sevgilim, birbirimiz, bu mavilik, yağmur ve baharın çekilmez sıcağı, en sevdiğin şarkının biricik notası, karadeniz’in bitmeyen rüzgarı, o sandal, o çay bardağı, hazırladığımız kahvaltılar ve rakı, benim dilim, senin memleketin…

sevgilim, herşeyimiz nedeniyle, biz ikimiz, biliyorsun işte…

biz, seninle hiç ölmeyiz.

tumblr_mtzrftLUw41r3lb7ro1_250