Bayır yukarı

‘Dal sigara satıyor musunuz abla?’

‘Evet, kaç tane?’

‘Bir tane yeter.’

Henüz reşit olmadığı belli olan esmerden çocuk, sigarayı kırmızısı solmuş gömleğinin cebine koyup dışarı çıkınca elinde hazır tuttuğu onluğu tezgaha bırakıp bira şişesini uzattı kasanın arkasında duran kadına. Saçları ve boynunu, sanki mavisi uzaklaşıyormuş gibi boyanmış örtüyle kaplamış orta yaşlarının daha başında gibi duran kadın, kasanın arkasındaki beyaz poşetlerin yanında duran siyah poşetlerden birine, karşısındaki adamın gözlerine bakmadan, koyuyor birayı ve uzatıyor:

-Buyrun.

Poşeti sol bileğine asıp sigarasını yerleştiriyor dudaklarına; omuzlarını biraz kaldırarak bayır yukarı iri adımlar alıp evin yolunu ezberden tutuyor. Eve yaklaşmış, anahtarılarını cebinden çıkaracakken ismini duyuyor: ‘İboo, İbooo’

Mahallede birlikte büyüdüğü, apartmanların damından atlayıp tek kale maç yaptığı arkadaşlarından biri ‘Gel oğlum, maç varmış izleyelim’ diyip karşılık beklemeden koluna giriyor ve gerisin geri dönüyorlar.

Oradan buradan, yakın zamanda olacaklardan biraz memleketin halinden konuşurak bayır aşağı yürüyorlar. Mekana girecekleri sırada poşetteki birayı hatırlayıp içeri girmeden önce içiveriyor hızlıca. Kutunun teriyle ıslanan elini pantolonun paçasına sürüp kurutarak içeriye giriyorlar. Sevgilisyle geldiği belli olan iki üç kadından gerisi erkek. Bağırışlar başlamamış ama kapkalın konuşan spikerlerin sesi duyulmayacak kadar gürültülü içerisi.

Kalabalık bir masaya çöküp bazı tanış olduklarıyla kısaca selamlaşırken el işaretiyle iki büyük bira istiyorlar. Maç başlıyor. Biraz fısıltı, sonra penaltı ve başlayan küfürler. Okkalısından bir tane de o atıyor ortaya.Üstlenen yok. Galibiyet yok.

Köşeyi dönünce, öğlen karşılaştığı yerde ayrılıyorlar arkadaşıyla. Bayır yukarı küçük adımlar atıyor bu defa. Eve giresi pek yok. ‘Bakkala gidip bir iki bira daha alırsam gece en azından iyi uyurum’ diye düşünüp geri dönüyor bayır aşağıya.

Cebindeki parayı tartıp ‘tütün bu geceye yeter, dört bira alıp çıkayım’ diye hesaplıyor kafasından. Sabahki kadının kardeşi ya da akrabası olabilecek yaşta biri var şimdi kasada. Biraları uzatıyor, yanındaki küçük televizyonda maçı yorumlayanlardan başka konuşan yok, beyaz poşetlerin yanındaki, bu defa daha büyük olan siyah poşetlerden birini alıyor kasada duran çocuk ve biraları içine koyup uzatıyor. Bozuklukları cebine koyup biralarla çıkıyor dükkandan. Birini açıp içesi geliyor. Onun yerine bir sigara yakıyor.

Karnının ortasında, uzun zamandır duyduğu ve hep geçiştirmeye çalıştığı yumrukla ezilmiş hissi yeniden peydahlanıyor. Birkaç saattir oyaladığı aklına ve şimdi kamburlaşmış sırtına, dünyanın tüm dertlerini yükleyerek bayır yukarı bu defa derin nefesler ve iri adımlarla yürüyor hatta koşuyor. Bedeninin her yerini kapladığını hissettiği ölü tabakayı kazıyıp atmak istese de bunun yerine tişörtünün yakasını çekiştirip boğazını biraz genişletiyor. Gövdesi ortadan ikiye yarılırcasına büyüyor, büyüyor. Nefes borusunda bir tıkanıklık varmış gibi ciğerine hava ulaşmıyor. Daha derin nefesler alıyor, bir nefes sigarasından çekiyor. Eve yaklaşmak üzere, anahtarlarını cebinden alıp apartman girişindeki demir kapıyı açıyor önce. İki kat merdiven çıkıp eve giriyor, ayakkabılarını çıkarıyor ayaklarının ucuyla, montunu vestiyerin üstüne atıp odasını giriyor, pencereyi sonra da bilgisayarı açıyor ve aynı linke tıklıyor. Yeni bir yazı var, yazıyı okuyor.

 

Advertisements

adam

tertemiz bir adam. onca namusuyla koyuyor rakıyı bardağa, bir çatal kavun. sonra peynir.

üzerinde yıkılmış dünya ve yüreğine gül düşmüş yürüyen bir adam. önüne eğdiği başı, gözünden düşen damlalar.

sabah uyanır, mahalledeki çocukların başını okşar geçer bu dünyadan. 

toprak karışmış ayakkabılarına. 

yüreğine gül düşmüş, yürür, yüreğine.

 

Sandalye

Akşam ezanı evin her yerinden geçip önünde durduğu pencereye kadar varmış, birbirine kavuşturduğu ellerinin içinde öylece duruyordu. Karşıdaki evlerin mutlu ışıkları birer birer yanıyor, karanlığın ortasında kalan yüzüne vuruyordu. Sandalyeyi çekip oturdu.
Bedeni nasıl bu kadar ağırlaşmıştı ve taşıyamıyordu? Bedeni hangi gün bu kadar ağırlaşmıştı ve taşıyamıyordu?

Işıkları yakmadı, yerinden kalkmadı, kafasını hiç çevirmedi. 

‘Sana ellerimi vereceğim ama senin tereddütsüz tutabileceğin bir akşam üstü olmayacak mı hiç?

Camdan kola şişesine koyduğu gül solmaya başlamış, yaprakları yere dökülmüştü. Kalkıp yaprakları topladı, gülü ellemedi. Kel kafasıyla şişenin içinde bıraktı. Yaprakları mutfaktaki masaya koydu, bir bardak su aldı yanına ve oturduğu sandalyeye geri döndü. Karnının ağrısı yine başladı, sudan bir yudum aldı, evlerin ışıklarına baktı.

‘Büyük pencereli bir evimiz olsun mu? Balkonda çay içeriz kışın; yazın da akşam üzeri rakısı.’

Geniş pencereli evleri düşledi, o evlerin perdelerini. Öğlenleri evi havalandırmak için pencereyi açınca incecik dal gibi salınan perdeleri.

Bir masa düşledi, üzerinde dünyanın en güzel çiçekleri, defterleri ve hep dinledikleri kasetleri koydukları.

Karşılıklı iki sandalye düşledi, yemek yerken gülüştükleri, birbirinin yanına çekip pencereden akşamı izledikleri, her tarafı ışık dolu gecenin deniz gibi parıldadığı bir akşamı, o akşamda konuşacaklarını.

Elinden tutacaktı. Sonra kucağına uzanıp birlikte kitap okuyacakları kanepeyi düşledi.
O kitabını okurken adam o’nu izleyecekti. O, bundan habersi kafasını kaldırıp adamı öpmek isteyince fark edecekti. Dünyanın en güzel gülümsemesi çoğalıp odaya dolacak, o’na sarılacaktı. Sonra binlercesini verdiği öpücüklerden birini paylaşacaklardı aralarında. Kadın yüzünü adamın göğsüne, evine, koynuna, vatanına dayayıp kalbinin nasıl attığını duyacaktı. Duyacaktı.

Sonra bir sabah düşledi, aynı yataktan uyanıp gömleğinin düğmelerini ilikleyeceği adamla uyanacağı.

Sonra bir akşam ve sonra yine sabah. Sonra ömür sonra yaşam sonra yaşamak.

Yaşamak yanyana. Hür. Birlikte.
Sonra adamı düşledi. Gözlerini kapadı.

20140507-225807.jpg