Öyle güzel gülmüşsün ki kuş koysunlar yoluna

Hep böyle bakabilir bir insan. Sonra, karnının üzerine bir gül yaprağı bırakıp, bırakıp yanına.

Orada en güzel hatıralarını birisinin. Bilmediğin, hiç tanımadığın birinin gülüşü var. Orada sana bıraktığı gülüşü ve senin günlerden beri dönüp dönüp gözlerine taktığın, kenarından öptüğün.

Nar’ına düştüğün bir söz var. ‘Bu bir rıza lokmasıdır.’
Orada onun senin ellerine bıraktığı bir gül tanesi.

Güller var, ağaçlar, içerinde yeşeren kocaman ağaçlar ve bahçalar, bahçalarda açan kuşlar, ağaçlar.

Hiç tanımadığın biri var orada artık. Gülüşünü sana bırakmasını beklediğin birisi var.

20140629-023026-9026505.jpg

Advertisements

Ez u Tü

 

– Gitme Ezu. Kal. Sen gidersen ben ne yapayım Ezu; gitme.

Ellerin arasına düştü gözündeki yaşlar Hewi’nin. Kirpiklerinden sallanıp dizinin üzerinde duran ellerinin arasında birikmeye başladı. Gözünün yaşı, dediklerine karışıp damla oldu aktı avuçlarının içine.

Boğazında bir düğüm var Hewi’nin. Karnına birisi yumruk atmış da sırtını iki büklüm etmiş gibi oturuyor Ezu’nun karşısında. Elinde olsa ayaklarına kapanacak. Başı dik, gitme diye yalvarıyor.

Ezu’nun sırtı kambur, kafasını önüne eğmiş bakamıyor Hewi’nin gözlerinden içerisine. Biliyor orada evleri var, bakarsa yıkılacak, yıkacak.

Sigarasından derin bir yudum çekip, neke Hewi neke, diyor kafasını kaldırmadan.

– Böler ekmeği yeriz Ezu. Sen gidersen ben ne olurum burada. Beni bırakma Ezu’m. Beni sensiz koyma.

İçeriden Latif’in sesi geliyor ağlamaklı.

– Anaa, anaa!

 

Gözünün yaşını başındaki örtüye silip çocuğun yanına varıyor Hewi;

– Korkma korkma, burdayız. Hadi uyu.

– Babam burda?

– He, o da burda. Hadi uyu.

Çocuğun sırtını örtüp geri dönüyor Ezu’nun yanına. Karşısına geçip dizinin üstüne oturuyor Hewi.

Hiçbir şey demiyor bu defa; başını yerden kaldırmıyor.

 

Ezu, doğruluyor oturduğu duvarın dibinden.  Hewi’ye bakıyor uzun uzun. Kaç yıl evveldi babasının evinden kaçırıp almıştı Hewi’yi. Kaç yıl olmuştu. Bensiz ne olacaklar diye kavruluyor ciğeri yine. Hewi’nin gözlerindeki evlerine bakıyor. Yalnız, bir başına bakıyor:

 

– Gelecem Hewi’m, dedi, gelecem.

 

 

 

 

 

 

Işıklar

Arabaların yavaşladığını fark edince kafasını kaldırıp ışıklara baktı, kırmızıya dönüyordu. Kaldırımın kenarına dizdiği soğumuş su şişelerinden üç tanesini ellerine sıkıştırarak duran arabaların arasına girdi. Pencereleri açık olanlar yaklaştığını görür görmez pencerelerini kapatıp başka şeylerle uğraşmaya başlıyordu. Önceleri biraz üzülmüştü ama alıştı artık. Kızacağı belli olan adamların yanına yaklaşmamayı öğrendiği gibi pencereleri kapanan arabalara gidip ‘su, su’ diye işaret etmemeye de alışmıştı.

Neredeyse bir aydır burada durup ışıklarda su satıyordu; artık kimin alıp kimin kafasını çevireceğini bir bakışta anlıyor, tahmininde doğru çıktıkça da zafer duygusu hoşuna gidiyordu.

 

Dört günden beri yanında getirdiği kova ve bezi, sular ılınmaya başlayınca kullanıyordu. Aslında yandaki büfeci abiye, suları dolabına koysun diye çok ısrar etmişti ama adam kabul etmemişti. ‘Ben kime satacağım o zaman’ demişti. O da haklı da sanki arabalara mı satıyor, yoldan geçenlere satıyor o. ‘Ben yoldan geçenlere karışmıyorum ki diye düşündü’ yine ama bir şey demedi.  Boyu çok uzamadığı için arabaların camının tamamına yetişemiyordu, yarısına kadar yetiyordu ancak. diğer yarısını silmek için arabanın öbür tarafına geçmesi gerekiyordu. Henüz hızlanamadığı için de ışık yeşile dönüyor ve işi yarım kalıyor ya para alamıyor ya da bir güzel azar yiyordu.

 

Aklına mahalleden Serhat’ı yanına almak geldi. ‘Onun boyu uzun, o camları silerken ben de suları satarım hatta eve gider ikinci postayı bile getiririm’ dedi kendi kendine ve bunu akıl ettiği için çok sevindi hatta arabalardan birinin ‘çekil lan’ diye bağırdığını bile duymadı.

 

Kaldırımın kenarına çöktü; bugün çok oyalanmadan eve dönmeyi planladı. Mahalleye gider gitmez Serhat’ı bulacaktı. Serhat kabul etmezse Naci vardı. Akşam olunca topladıkları paraları birleştirir kazancı da bölüşürlerdi diye düşündü.  ‘Ama ya gün sonunda paraları birleştirmeyi kabul etmezlerse, o zaman ne olacak?’

Sıkıldı bunları düşünmekten. Vermezse vermesinler diye savuşturdu:

‘Keşke o abla gelse yine, çikolata çekti canım. Alsam mı abiden?’

– Abi ya, bana bir çikolata versene yarın veririm sana.

– Yok oğlum, yürü git işine.

– Abi nolur ya canım çekti.

– La, yürü git zaten olmuşun tosun, daha nerene yicen!

 

Gözlerine biriken bir damla yaşı burnunu çekerek durdurdu. Boğazında büyük bir düğüm vardı. Herkesin tosun demesinden bıkmıştı ama napsındı, çok seviyordu çikolatayı.

‘Abla gelse keşke be’ diye geçti içinden.

Arabaların yavaşlamaya başladığını gördü; biraz birikince daldı aralarına, yarım açık bir pencere gördü:

– Abla, su?

– Su ister misin abi?